A. Ali Ural – Posta Kutusundaki Mızıka
Şule Yayınları
- Mutluluk bir seyahat şekli olması gerekirken, bir türlü ulaşılamayan hayâli istasyonlar haline geliyor.
- Sevgili dost,
Öldükten sonra hatırlayacak mısın beni? Neler hatırlatacak ve nasıl hatırlanacaksın? Bir yıl sonra aklına gelecek miyim? Ya beş yıl sonra?
Montana’nın, Choteau kasabası yerlilerinden 75 yaşındaki Billy Miller, on yıldır her sabah 11’de şehre iner, atını hep aynı yere bağlar, bütün gününü kasabada geçirdikten sonra, güneş batarken evine dönermiş. Günün birinde adamcağız ölmüş, atı da çiftlik arazisinde serbest bırakılmış. Miller’in ölümünün ertesi günü saat 11’e doğru atın şehrin yolunu tuttuğu görülmüş. Saat tam 11’de her zaman bağlandığı yere gelen at, bütün gün orada beklemiş ve gün batarken de çiftliğe geri dönmüş. At, bu günlük programını ölünceye kadar tekrarlamış.
Ah vefa! İnsan türünün en önemli özelliklerinden biriydin sen. Acaba türümüzün başka hangi özelliklerini kaybettik, acaba hangi özelliklerini taşıyoruz; bir at daha göndersen. - Adamın biri gidip son zamanlarda gözlerinin dışarı fırladığını ve kulaklarının da devamlı uğuldadığını söyleyerek doktordan yardım istemiş. Doktor adamı muayene ettikten sonra ciddi bir eda ile başını sallayıp, bademciklerinin alınması gerektiğini söylemiş. Adam bademciklerini aldırmış; fakat bunun bir faydası olmayınca başka bir doktora gitmiş. Bu doktor ise adama bütün dişlerini çektirmesini söylemiş adam bütün dişlerini çektirmiş ama ne gözlerinin patlaklığı geçmiş, ne de kulaklarının uğultusu dinmiş. Bunun üzerine adam üçüncü bir doktora görünmeye karar vermiş. Bu doktor altı aylık ömrünün kaldığını söyleyince adam çok üzülmüş. ‘Mademki yakında öleceğim, bari o vakte kadar krallar gibi yaşamalıyım’ demiş. Gıcır gıcır son model bir araba almış, üniformalı bir şoför tutmuş, şehrin en güzel en iyi otelindeki bir daireye yerleşmiş, en lüks terziye 20 takım elbise diktirmiş. Hatta gömleklerini bile bir gömlekçiye sipariş etmiş. Gömlekçi; “Kol 16, yaka 34” diye ölçülerini alırken adam; “yaka 33” diye düzeltmiş. Gömlekçi tekrar ölçüp “34” diye ısrar edince adam: “Ama ben hep 33 yaka giyerim.” demiş. Bunun üzerine gömlekçi omuz silkip: “Siz bilirsiniz ama ben sizi uyarıyorum 33 yaka giymekte ısrar ederseniz gözleriniz patlar, kulaklarınız da uğuldar.” demiş.
- “Üstü çizilmiş ve hasar görmüştü ve bu yüzden müzayedeci;
Pek değmediğini düşündü,
Zaman tüketmenin bu eski keman için.
Ama yine de gülümseyerek başladı. “Evet, artırmaya başlıyoruz, baylar bayanlar” diye bağırdı.
“Kim artırmaya başlamak ister?”
“Bir dolar, bir dolar ‘iki! Sadece iki dolar mı?
“İki dolar, kim üç yapıyor”
“Üç dolar, üç dolar, üç dolara gidiyor…”
Ama o anda arka sıralardan gri saçlı bir adam
Öne doğru ilerlemeye başladı ve yayı eline aldı
Sonra kemanın tozunu silkeledi.
Hoş ve basit bir melodi tıngırdattı.
Aynen meleklerin ‘Carol’ ilahileri gibi
Müzik yavaş yavaş azalınca müzayedeci
Sakin ve alçak bir ses tonuyla
Eski kemana en son ne vermiştik dedi
Kemanı ve yayı eline aldı ve yukarı kaldırdı
“Bin dolar .Kim iki yapıyor?”
“İki bin. Kim üç bin yapıyor?”
“Üç bin , üç bin,üç bin”
“Ve artıyor ,artıyor” diye bağırdı
İnsanlar gülmeye başladılar, bazılarıysa çığlık atıyorlardı.
“Pek anlayamadık”
“Bu kemanın değeri nasıl birden bire artıverdi?”
Anında cevap geldi:
“USTANIN ELLERİ DEĞDİ”
–Myra B.Welch—
- Hindistan’a ulaşan Avrupalılar, zengin bir ülke olarak bilinen Çin’e gitmek istiyorlardı. Bir İngiliz şirketi kaptan Henry Hudson’u bu işle görevlendirmiş, 1608 yılında yola çıkan Hudson bu amaçla yaptığı iki geziden de sonuç alamamıştı. Hudson, daha sonra Hollandalılar adına yola çıkmış, ama yine Çin’e varamamıştı. Hudson kuzeyde bir sonuç alamayınca, batı yönünde araştırmalarına devam etti. Ve bir tesadüf eseri, bugün New York’un bulunduğu bölgeye ulaştı. Hudson’u İngilizler bir süre sonra yeniden Çin’e yolladılar. Yolculuk uzamış, gemide yiyecek kalmamış, hastalıklar baş göstermişti. Çin hâlâ çok uzaktaydı. Sonunda tayfalar baş kaldırdı ve kaptanı bir sandala koyup denize bıraktılar. Çin hâlâ çok uzaktaydı…
