Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi – Âmâk-ı Hayal

Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi
Âmâk-ı Hayal
Timaş Yayınları, 2004, İstanbul
  • Tabiatın görülmeye değer manzaraları arkadaşlarımı acayip neşelendirmişti. Oysa ben büyük bir hüzne düşmüştüm. Sürerlik ve kalıcılık olmadıktan sonra, eşi ve benzeri bulunmayan bir güzellik ne işe yarar.
  • Adına dünya dediğimiz bu durağı, derin bir üzüntüye kapılmadan seyretmek aca-ba mümkün mü? Nereden geldik? Nereye gidiyoruz? Saf bir inancın çok güzel cevapladığı bu soruya akıl ve fen cevap veremiyordu.
  • Yaşlı deli, genç deliye şöyle diyordu:
    -Bu âlemde olan herşey benim sıfatımdır. Ben olmasaydım, hiçbir şey olmazdı. Ben “hep”im ya da “hiç”im. Ben “hiç”im ya da “hep”im. Zaten “hiç” ve “hep” aynıdır, tek şeydir. Fakat cahil insanlar aynı şeyi iki farklı isimle anıyorlar.
    Konuşmanın gerisini varın siz tahmin edin. Hayret içinde kal-dım. İstemeden söze karıştım:
    -Çok tuhaf! “Var” ile “yok” eşit olur mu? Meselâ, ben şimdi “var”ım. Fakat yarın “yok” olacağım. Bu iki durum arasında fark yok mu? dedim.
    Deli başını çevirdi ve kahkahayı patlattı:
    -Vay! Sen “var”sın ha! Acaba “var” mısın? dedi.
  • İstersen konuşalım. Fakat konuş-maktan ne çıkar ki! Kim bilir şimdiye kadar kaç merkep yükü ki-tap okudun. Fakat bunlardan ne anladın? Hiç, değil mi? İnsanlar neyi bilirler? Zevk ve bencilliklerinin arzuladığı sanatsal birta-kım şeyleri… Fakat hak ve hakikat hususunda ne bilirler? Hiç! Akıl yoluyla hakkı bulmak mümkündür. Fakat bilmek, anlamak mümkün mü? Ne konuşalım? Harfleri bir araya getirerek hikmet bilinebilir mi?
  • Bu saray insanların ayağını kaydıran yerdir. Bu saray imtihan yeridir. Doğruluk ve sebatın sağlam ipine sımsıkı yapışanlar bu yeri geçebilir. İlerisinde Yokluk tepesi vardır. Fakat buradaki gös-terişe ve gönül alıcı şeylere kapılanlar, keder dolu olan cehennem çukuruna düşerler. Burası bir arzu cenneti, ilerisi ezeli bir yokluk meydanıdır. Burası göz boyayan şeylerle dolu bir saray, tüm ko-nuklarını işkence ederek öldüren bir misafirhanedir; ilerisi zevk ve hürriyet meydanı, mutlak âlemdir, birlik yeridir. Burada kalan ağlayıp sızlanma yurduna gider, ileriye giden dert ve sıkıntıdan kurtulup makamsızlığa kavuşur. Burada kalan arzu ve isteğe, hırs ve emele esirdir. İleri gidenin tahtı, sonsuz bir meydan ve mânâ âlemidir. Akıllı ol, aldanma! Sebat et!
  • Gerçek kulluk, kibir denilen yalancı zevke oranla büyük ve gerçek bir zevktir. Nice manevî zevkler vardır ki,  şehvet onların yanında tiksinilecek bir şey gibi kalır.
  • Ehrimen taraftarı bir er meydana çıktı, kendisiyle çarpışacak bir er istedi. Bizim taraftan biri karşısına çıktı. Bu şekilde, on gün boyunca iki taraftan yirmi kadar savaşçı ortaya çıkıp, birbiriyle savaştı. Bazen Ehrimen tarafı, bazen de bizim taraf galip geliyordu. Çarpışma hergün devam ediyordu. Böylece her iki ta-raftan da birçok insan öldü. Yedinci gün, bizim taraftan çıkan bir savaşçı akşama kadar kim karşısına çıktıysa yendi. Ehrimen tarafından yirmi kişiyi öldürdü. Bizimkilerin sevincine diyecek yoktu. Ehrimen’in çıkardığı savaşçıların birer birer yere serildiği gö-rüldüğü zaman bizim tarafta zafer davulları çalmıyor, sesler gök-lere çıkıyordu: “Allah bereketini artırsın!”

O gece bizim tarafın casusları ertesi gün, bugüne kadar hiç ye-nilmemiş bir savaşçının meydana çıkacağını haber verdi. Herkes telâş içindeydi. Rehberimle beraber casuslardan birinin çadırına gittik. Casusla uzun uzadıya sohbet ettik. Ertesi gün meydana çı-kacak Ehrimen taraftan savaşçının adının “Nifak” olduğunu öğ-rendik. İşin garip tarafı Nifak denen bu şeytan kıyamete kadar yaşamaya mahkummuş. Onu öldürmek mümkün değilmiş. Herkeste görülen telâşın sebebi buymuş. Ben de son derece merak-landım. Sabaha kadar rüyamda garip çarpışmalar gördüm.

Ertesi sabah kös ve dümbelekler çalınmaya başlayınca Nifak meydana çıktı. Heybetli bir görünüşü vardı. Baştan ayağa çelik zırhlara bürünmüş, iri bir ata binmişti. Meydanda atını oynatarak:

-Kendine güvenen bir yiğit yok mu? Ben öyle bir savaşçıyım ki, keskin kılıcım, zırhlara bürünmüş nice kafaları koparmıştır. Ben öyle bir yiğidim ki, sivri okum nice göğüsleri delmiştir. Var mı benim karşıma çıkacak? Canından bezmiş, dünyasına küsmüş kim varsa çıksın ortaya!., diye meydan okudu.

Nifak’ın eline düşenin naneyi yiyeceğini herkes biliyordu. Buna rağmen, Hürmüz’e sadık bir savaşçı ortaya çıktı. Bir saniye sonra yere serildi. Daha sonra otuz kişi sırayla ortaya çıktı. Otu-zu da öldürüldü. Nifak üç gün meydanda kaldı. Bu üç günün herbirinde otuz-kırk kişiyi öldürerek büyük bir zafer kazandı. Dördüncü gece bizim tarafta büyük hazırlıklar görülüyordu. Her-kesin yüzündeki hüzün gitmiş, yerine ümit ışığı gelmişti.

Rehberime bunun sebebini sordum. Bana:

-Yarın Hürmüz’ün en gözde kullarından ve en çok sevdikle-rinden biri olan Muhabbet adlı yiğit çıkacak meydana. Bu lânetli Nifak’a ondan başkasının galip gelemeyeceği anlaşıldı. Bu gece Hürmüz’ün vezirlerinden biri olan Salah gelip bir konuşma yapa-cak, dedi.

Gece yarısı Salah denilen yaşlı zat geldi. Hak ve hakikat için her-kesi canını feda etmeye çağırdı. Sonunda dokunaklı bir dua okudu. Ertesi sabah Nifak adlı şeytan ortaya çıktı. Sinsi sinsi gülerek:

-Bugün canından bezmiş kimse yok mu? Meydan niçin boş? Kendini yiğit zannedenler nerede? diye bağırdı.

Hürmüz taraftarlarının tekbirleri arasında Muhabbet meydana çıktı. Nifak adlı şeytan Muhabbet adlı yiğidi görünce, gözleri öfkeden kan çanağına döndü.

-Üç gündür seni bekliyorum. Nihayet gelebildin. Gebermeye hazır ol! dedi.

Muhabbet etkileyici bir nâra attı.

-Beni bilen bilir. Bilmeyen öğrensin ki ben Muhabbet yiğidim. Arslan gibi pençelerim yürekleri parça parça eder, iri pazu-larım kafaları kopanr. Ey Nifak! Sen de gayet iyi bilirsin ki ben ne zaman meydana çıksam seni tepelerim. Yeter artık ettiklerin. Gebermeye hazır ol! dedi.

Nifak:

-Doğru, daha önce beni yendin. Fakat bu sefer senin canını okuyacağım, dedi.

Muhabbet ise:

-Bunu aklından bile geçirme. Muhabbet her zaman Nifak’a galip gelecektir, diye karşılık verdi.

Sonra her ikisi de birbirine hücum etti. Kılıçlar kalkanlara çarptıkça ateşler çıkıyordu. Akşama kadar dövüştüler ama birbi-rini yenemediler. Ertesi gün, büyük bir azim ve kararlılıkla yine birbirine hücum ettiler. Fakat yine üstünlük sağlayamadılar. Üçüncü gün, güneş tam tepedeyken Muhabbet bir arslan gibi ileri atılıp, bir vuruşta Nifak’ı yere serdi. Bunun üzerine Hürmüz taraftarlarının sevinç çığlıkları semaya ulaştı. Ehrimen taraftarlarının öfkesi âlemi titretti. O gün Muhabbet yiğit aşkama kadar otuz kişiyi daha tepeledi. Tam yedi gün, cenk meydanında karşısına çıkanların anasını ağlattı. Yedinci günün gecesi, casuslarımızdan, ertesi gün Ehrimen tarafından, çok meşhur bir savaşçının mey-dana çıkarılacağını öğrendik. Güneşin doğusuyla birlikte sol taraftan bir gürültüdür koptu. Bu kez meydana çıkan Ehrimenli,

çok uzun boylu, çok heybetli, dev gibi birisiydi. San bir deveye binmişti. Elinde insan kafası büyüklüğünde bir gürz vardı. Meydanda bir tur attı.

-Ey Hürmüz Taraftarları! Hanginiz karşıma çıkacak? Bana Gazap Pehlivan derler. Şimdiye kadar, karşıma çıkıp da canlı kalan çok azdır, dedi.

O gün karşısına Muhabbet çıktı. Kahramanca savaştı. Fakat üçüncü gün, ikindi vaktinde Gazap Pehlivan bir gürz darbesiyle onu yere serdi. Henüz ölmemişken, dişleriyle vücudunu param-parça etti. Kalbini çıkarıp Ehrimen’in önüne attı.

-En büyük düşmanlarımızdan biri olan Muhabbet’in kalbi işte ayaklarınızın altında, onu bir güzel çiğneyin! dedi.

Bu dehşet verici manzara, bu feci ölüm karşısında içimiz kan ağlıyordu. Ehrimen taraftarları ise sevinçten uçuyordu.

Temaşa Bayramı denilen bu garip bayram başlayalı tam otuz sekiz gün olmuştu. Gazap’ı, bizim taraftan henüz mağlup eden ol-mamış, Hürmüz ile Ehrimen’in tahtının üstündeki tahtta bulunan meçhul kişinin elindeki kürenin sağ tarafını karanlık kaplamaya başlamıştı. Ehrimen tarafı galip gelmek üzereydi. Hürmüz’ün veziri Salah yanımıza geldi. Gazap’ı ancak Hikmet Pehlivan’ın öldürebileceğini söyledi. Hürmüz’ün, ertesi gün, onun meydana çık-masını emrettiğini dile getirdi. Bayramın bitmesine iki gün kal-mıştı. Hikmet Pehlivan’ın galip gelmesi için dua etmemiz istendi. Çadırımıza döndüğümüzde rehberim gayet ciddî bir tavırla:

-Hikmet Pehlivan’ın kim olduğunu biliyor musun? dedi.

-Hayır.

-O sensin. Bu gece, uyku zamanı değildir. Yarın Gazap ile çar-pışacaksın. Geceyi ibadetle ve kılıç tahiniyle geçireceğiz.

Hayretimden donakaldım. Bana bu kadar önemli bir görev ve-rileceğini aklımın ucundan bile geçirmemiştim. İsmimin Hikmet Pehlivan olduğunu da bilmiyordum. Ancak, böyle mukaddes bir dava uğrunda, Gazap gibi büyük bir düşmanla çarpışacağım için, kendimde büyük bir azim ve güç hissetmeye başladım.

Kendimin, dolayısıyla da bu mukaddes davanın yenik düşme-mesi için sabaha kadar Allah’a dua ettim. Bu arada rehberim bana vuruş teknikleri öğretti. Sabah namazı vaktinde zırhımı giydim. Rehberim belime bir kemer taktı. Alnımdan öptü ve gözyaşları içinde benim için dua etti: Güneşin doğusuyla birlikte atıma bin-dim. Gazap ortaya çıktı. Ben de karşısına dikildim. İsmimi sordu:

-Hikmet Pehlivan, dedim. Bana:

-Behey zavallı! Senin gibi mazlum ve kendi hâlinde bir salak, benim gibi kükremiş bir arslanla çarpışabilir mi? Haydi, defol git! Sen zararsız bir bunaksın. Senin kanını dökmek bana yakışmaz, dedi. “

Ben de cevaben:

-Beni alt edeceğini hiç sanmıyorum. Acaba zirzopluğuna mı güveniyorsun? Bilmez misin ki, ben seni yenemeyecek durumda olsaydım karşına çıkarılır mıydım? Haydi, kes tantanayı. Gebermeye hazır ol! dedim.

Gazap bu konuşmama çok kızdı:

-Vay! Kafayı bulmuşsun sen galiba. Saçmalıyorsun. Haydi öy-leyse!., dedi ve üzerime hücum etti.

Bu heybetli devin öldürücü darbelerinden kurtulmak için çok çevik olmak zorundaydım. O kadar azimliydim ki, sanki kuş gibi uçuyordum. Akşama kadar uğraştık. Bana bir darbe bile isabet ettiremedi. Ancak ben de ona birşey yapamadım. Akşamleyin bi-raz dinlendikten sonra geceyi dua ederek geçirdim. Sabaha karşı rehberim bana bazı talimatlar verdi. Güneşin doğusuyla birlikte meydana çıktım. Gazap öfkeden köpürüyordu. Etrafımda fırıldak gibi dönerek:

-Dün elimden kurtuldun. Fakat bugün kurtulamayacaksın, dedi.

Saldırma pozisyonu aldı. O sırada ben, rehberimin öğrettiği taktik icabı:

-Aman Allahım! Kafandaki de ne? dedim.

Bunun üzerine elini başına götürdü. Ben o an, zırhsız olan koltuğunun altından kalbine doğru kılıcımı sapladım. Gazap korkunç bir çığlık atarak yere düştü. Ağzından kan gelmeye baş-ladı. Ehrimen taraftarlarının öfkeli çığlıkları göklere çıkıyordu.

-Hikmet, Gazap’ı hileyle öldürdü, diyorlardı.

Meçhul perinin elindeki küre baştan başa nur olmaya başladı. Bizimkilerin sevinç çığlıkları dünyayı kapladı. O gün öyleye ka-dar birçok Ehrimenliyi tepeledim. Fakat öğle üzeri karşıma peçeli bir pehlivan çıktı.

Beyaz bir file binmiş olan bu pehlivanın ortaya çıkmasıyla Ehrimen’in yüzünde hınzırca bir gülümseme belirdi. Hürmüz buna son derece üzüldü. Meçhul periye seslenerek:

-Efendim! Amacın nuru yok etmek mi? Merhamet!.. Merhamet!.. Merhamet! dedi.

Meçhul Peri:

-Bu, Ehrimen’in hakkıdır. Ne yapalım. İstediğini çıkarır, ce-vabını verdi.

Ehrimen gülüyordu. Hürmüz üzüntüyle boynunu büktü.

-Emir senindir, dedi.

Yenileceğime işaret eden bu konuşmayı herkes gibi ben de du-yuyordum. File binmiş olan pehlivan mağrur bir şekilde meyda-nı dolaştı. Gök gürültüsünü andıran bir nâra attı.

-Ey benim gücümü inkâr eden gafiller! İyi bilin ki ben pehli-vanlar pehlivanı, yiğitler yiğidi Nefs-i Emmare‘yim. Şimdiye ka-dar yenemediğim hiç kimse olmadı. Beşbin değişik şekle girerim ben. Bin türlü silâhım vardır. (Bana dönerek) Ey miskin Hikmet! Gel kendi rızanla teslim ol! Seni hizmetçi olarak kullanayım. Sen aptal ve aciz bir mahlûksun. Benim gözümde bir sinek kadar değerin yok. Fakat nedense seni severim. Çünkü senin bana hizme-tin dokundu. Haydi, teslim ol da kurtul! dedi.

Cesaretimi toplayarak, bu teklifi kabul etmedim. Bunun üzerine:

-Ey Hikmet! Bendeki şu silâhlara bak. Rehberinin sana öğret-tiği alçakgönüllülük, ilim, kanaat, ihtiyat, ağırbaşlılık, sabır ve

hile numaralarını başkaları gibi yutmam ben. Onların herbirine karşı kin, hiddet, düşmanlık, nefret, şehvet gibi bir sürü numara var bende. Gel, kendine yazık etme! dedi. Yine yanaşmadım.

-A zavallı! Ne düşünüp duruyorsun. Senin vuruşların beni etkilemez. Seni bir saniyede mahvederim. Bu benim için bir çocuk oyuncağı, dedi.

Yine reddettim. Bunun üzerine çarpışma başladı. Ben bildiğim numaraların hepsini yaptım. Hiçbir etkisi olmadı. Nefs-i Emmare beni adam yerine koymuyor, hâlime gülüyordu. Nihayet “Güçlü Azim” adındaki bildiğim en son öldürücü vuruşu yapmaya ka-rar verdim. Emmare’nin sol tarafına geçtim. Vurmaya uygun bir pozisyon aramaya başladım. Emmare davayı çaktı.

-Ya! Demek beni öldürmek istiyorsun. Dur öyleyse! dedi. Tam kılıcı böğrüne sokacağım sırada yüzündeki perdeyi kaldırdı. Hayal bile edilemeyecek bir güzellik gözlerimi kamaştırdı. Kılıç elimden düştü. Emmare beni kemerimden tutup, filin üzerine al-dı. Ve, Ehrimen’in huzuruna götürdü.

-Ey Ehrimen! Hikmet’i öldürmedim. Esir aldım. Mutfakta so-ğan soyar. Tam ona göre bir iş bu, dedi.

Bu espriye Ehrimen kahkahalarla güldü. Hürmüz’ün gözlerin-den yaşlar boşalıyordu. Küredeki nur yavaş yavaş yok olmakta, her tarafı karanlık kaplamaktaydı. Ehrimen taraftarları galip gelmişti. Sol taraftaki kalabalık:

-Karanlıklar! Karanlıklar! Aslolan karanlıklardır. Onları yendik, diye bağırıyordu.

Bizim taraf ise:

-Sana hamdolsun! Sana hamdolsun! Ey nurların nuru! Nurunu kaldırma! diye yalvarıyordu.

Hürmüz, Nur Perisi’nin önünde secde etti.

-Ey yaptığından mesul olmayan eşsiz Tanrı! Medet senden! Medet! Senin başın için, senin hakkın için… dedi.

  • Tevfik olmazsa, tarif bir işe yaramıyor.
  • Saadet nedir?

Hz. İbrahim:

-Saadet; çalışıp kazanmak ve kazanılanları başkalarıyla paylaşmaktadır.

Hz. Musa:

-Saadet; nefsi, Firavun’un tutkuları gibi tutkulardan kurtarmaktadır.

Hz. Adem:

-Saadet; şeytana ve Havva’ya uymamaktadır.

Konfüçyus:

-Bir tencere pirinç pilavına bütün lezzetleri sığdırmaktadır.

Platon:

-Daima yüce şeyleri düşünmektedir.

Aristo:

-Mantık! İşte saadet!

Zerdüşt:

-Saadet, karanlıkta kalmamaktadır.

Brahma:

-Saadet mi? Zannedilen şeyin aksidir.

Hz. İsa:

-Saadet; Maziyi unutmak, içinde bulunulan anı iyi değerlen-dirmek, geleceği düşünmemekle mümkündür.

Lokman Hekim:

-İnsanlar bu kelimeyi bütün dertlerini bir sözle ifade etmek için icat etmişlerdir.

Hızır Aleyhisselâm:

-Saadet, tutkuların giremediği gönüllerde aniden görülen bir hayalettir.

Bu sözler üzerine Buda öfke ile ayağa kalkıp:

-Ey Beşeriyet! Saadet, yok olmanın güzel isimlerinden biridir. Nirvana! Ey Beşeriyet! Nirvana! dedi.

Sonunda Beşeriyet yorgun bir hâlde yere düşüp:

-Oooff! Hangisi? Hangisi? diye söylendi kendi kendine. İşte o zaman Başkan ayağa kalktı ve:

-Ey Beşeriyet! Saadet, hayatı olduğu gibi kabul edip, insana yüklediği yüklere razı olup, bunun daha iyi olması için gayret et-mektir, dedi.

O sırada Beşeriyet ayağa kalktı ve:

-Ey Fahr-i Âlem Efendimiz! Beşeriyet’in dertlerini anlayan ve bunun ilacını bulan yalnızca sensin! dedi.

  • “İnsanın bilmesi gereken tek şey, birşey bilmediğini bilmesidir.”
  • Kendimi karınca kılığında gördüm. Binlerce yolu olan bir kannca yuvasında, karıncaların arasındaydım. Şaşkın şaşkın etrafa bakmaya ve çevreyi incelemeye başla-dım. Karıncalar, çeşitli sosyal sınıflara ayrılmış insanlar gibi birtakım kısımlara ayrılmıştı. Fakat onlar arasındaki sınıflaşma, insanlar arasındaki sınıflaşmaya benzemiyordu. Yönetenler ile yönetilenler arasında bir mevki farkı yoktu. Yuvada en az birkaç yüzbin karınca vardı. İşin tuhaf tarafı, bunlar, her türlü ihtiyaçla-rını rahatça anlatabilecek gelişmiş bir dile sahiptiler. Yuvamızda, oldukça güzel okullar, ambarlar, yatakhaneler, hapishaneler, dinlenme ve yemek salonları, toplantı yerleri vardı. Kısacası, modern bir toplum için gerekli olan şeylerin hepsi mevcuttu. Daha tuhaf tarafı, kannca topluluğu insanlara oranla çok ileriydi. Herşeyden önce onlardaki işbölümü ve çalışma düzeni insanlara göre daha ileri bir konumdaydı, iktisat ve ekonomide de korkunç derecede ilerideydiler. İnsanlardan çok üstün oldukları diğer bir taraf da eğitimdi. Karıncalar eğitim konusunda insanlan solla-mışlardı. Adalet bakımından da durum böyleydi. Okullar en gü-zel ve en geniş yerlerde bulunuyordu. Hapishaneler sıhhî idi ve çok küçüktü. Çünkü hapis cezasına çaptırılanlar yok denecek kadar azdı. Bir karınca için en önemli şey vazife duygusuydu. Bu duygu, her duygudan önce geliyordu. Şahsî ihtiyaç ve arzular için vazife terk edilmez, vazifede tembellik edilmezdi.

Ben, beylerden birinin oğluydum. Eğitim ve öğretimim için işçi sınıfından yedi meşhur âlim seçilmişti. Bu seçim müşavere yoluyla gerçekleşmişti. Bu yedi âlim yalnızca bizim yuvamızda değil, komşu yuvalarda da, ilim ve faziletinin üstünlüğüyle tanınmış kimselerdi. Yaşam merdiveninin son basamaklarına gelmiş bu ihtiyarlar beni vatana millete faydalı bir eleman olarak yetiştirmek, arkalarında hayırlı bir talebe bırakmak ümidiyle çalışıyorlardı. İyi bir öğretim sistemi uygulayarak ilim ve fenlerin tü-münü öğretmişlerdi. Artık sık sık yolculuk yapıyor, öğrendiklerimi hayata geçirmeye uğraşıyordum.

Birgün, uykudan uyandığımı gören hizmetçiler, sofraya semiz bir karafatma budu ve yarım buğdaydan oluşan sabah kahvaltımı getirdiler. Henüz kahvaltımı bitirmemiştim ki hocalarımdan biri yanıma gelip, konuşmaya başladı:

-Ey Şehzadem! Bildiğiniz üzere şehrimizin kuzeyinde bulu-nan sert ve çorak arazide tuhaf tabiat olayları oluyor. Bir lise öğrencisine bu sene yaptırdığımız ilmî gezintiler neticesinde elimize ulaşan raporlardan, âlimlerimizin bir türlü çözemediği hava olayının yeniden başladığını ve her güm düzenli olarak tekrarlandığını öğrenmiş bulunuyoruz.

Bu yerde, güneş tüm şiddetiyle parlarken birdenbire gökyüzü-nü kalın bulutlar kaplıyor. Bunu duymuş olmalısınız. Bu bulut-lar belli zamanlarda tekrar yok oluyor. Siz de biliyorsunuz ki bu tür tabiat olayları akıl ve mantıkla çözülemez. Deney ve gözlem yapılması gerekir. Uzun süreden beri, birçok konuda, sayısız araştırma ve inceleme yapıldığını biliyorsunuz. Geçmişte çözülemeyen bir sürü tabiat olayı bugün çözülmüş durumda. Bu verilere yüzde doksan oranında güveniyoruz. Fakat bu acayip hava olayını şimdiye kadar doğru bir şekilde çözen olmadı. Bugün büyük bir hocamız bu konuda yaptığı derin incelemeleri içeren bir konferans verecek. Eğer müsaitseniz beraber gidelim. Konferans arazi üzerinde verilecek ve bütün lise ve üniversite öğrencileri orada bulunacak.

Büyük bir kalabalıkla, bu acayip araziye doğru yola çıktık. İşin garip tarafı ben hem insan, hem de karınca sıfatlarına sahiptim. Sonunda oraya geldik.

Bu yere karınca gözüyle baktığımda, burasının, gerçekten hakkında konferanslar verilecek kadar acayip bir yapıya sahip ol-duğunu gördüm. Fakat insan gözüyle baktığım zaman burasının, iki yanında büyük mağazalar bulunan, Napoli taşlarıyla döşenmiş geniş bir cadde olduğunu gördüm. Bu iki durum arasındaki korkunç farkı düşünüyordum ki tabiatçı bir âlim bu garip arazi hakkında konferans vermeye başladı.

-Efendiler! Burada en çok dikkat çeken şey bu odacıkların şekli ve aralarındaki kanalların düzenidir. Odacıklar yaklaşık olarak düz, kanallar ise mükemmel denilecek kadar düzgün çizgilerle dolu. Bu düzenliliğin sebebini âlimler bir türlü çözemiyor. Buradakilere benzer şeyler tabiatta yoktur ve olamaz.

Konferansın en tatlı yerine gelinmişti ki, yüzbinlerce dinleyici arasından birdenbire bir çığlık koptu. Gökyüzünün açık olmasına rağmen, yağmurla kıyas edilmesi mümkün olmayan müthiş bir sıcak sel binlerce karıncayı sürüklemeye başladı. Kimileri sele kapılıp sürükleniyor, kimileri kaçmaya çalışıyordu. Ben bir dakikalık bir panikten sonra bu garip sel tufanının sebebini anlamak istedim. O sırada damlalar ara ara düşmeye devam ediyordu. Bu müthiş olaya insan gözüyle bakınca, gülmekten ve hayret etmekten kendimi alamadım.

Garip arazi denilen bu caddede, bir kaldırımın kenarında bu-lunuyorduk. Bulunduğumuz yerde bir at arabası durmuş; arabacı uyuyor, hayvanlar ise boyunlarına asılı torbadan yem yiyordu. Hayvanların ikisi de sanki anlaşmışlar gibi birden işemeye başlamışlardı. Zavallı karıncalan helak eden sıcak sel, bu hayvanların sidiğinden başka birşey değildi.

Bütün karıncalar, ümitsizlik ve üzüntü içinde benim cesedimle meşgul oluyorlardı. Zira ben de ölenler arasındaydım. Âlimler ise garip arazide meydana gelen sel tufanının sebeplerini araştırıyorlardı. Sonunda büyük bir tabiat âlimi, kütüphanesindeki bir eserde bunun sebebini buldu. Bu eserde şöyle yazıyordu: “Garip arazide öyle güçlü bir elektriklenme var ki, bazen birdenbire bu elektriklenme şiddetleniyor ve havanın yoğunlaşmasına sebep oluyor. Böylece bulutlardan acayip bir sel boşalıyor.”

Bu açıklamayı duyduğum zaman, gözümün önüne yem yiyen yorgun beygirlerin işemeleri geldi ve kahkahalar atmaktan ken-dimi alamadım. Hemen arkasından da uyandım.

  • -Efendi! Oğlunuz seviyor. Aşk hastalığına yakalanmış, dedi.

-Muhterem Efendi! Kimi seviyor?

-Hiç kimseyi… Aşkın en öldürücü olan şekli budur.

-Ey Büyük Âlim! Bize yol göster! Ne yapmamız gerekiyor? Bunun çaresi ne? Oğlumuzun kurtulması için canımızı vermemiz gerekiyorsa, verelim. Yeter ki ciğerparemiz kurtulsun.

- Efendi! Oğlunuzun bağrını yakıp kül eden “mutlak aşk”tır. Önce bu aşka bir hedef bulmalıyız. Sonra, bu aşk ateşini vuslat âb-ı hayatıyla söndürmenin bir yolunu düşünmeliyiz. Aksi tak dirde, ölmesi kaçınılmazdır.

Paylaş