KURBAĞA YAĞI SATICISI
Akira Kurosawa
Orijinal İsim: Something Like An Autobiography
Çeviren: Deniz Egemen
Agora Kitaplığı, 2006
- Savaş öncesinde, gezgin satıcılar ülkenin dört bir yanında dolaşıp bir şeyler satmaya çalışırlarken, özellikle yanık ve kesikleri iyileştirdiği sanılan iksiri elde etmek için geleneksel bir yöntem kullanırlardı. Kendiyle ilgili bir şeyler yazma düşüncesi aynalı kutudaki kurbağayı hatırlatır. “Savaş öncesinde, gezgin satıcılar ülkenin dört bir yanında dolaşıp bir şeyler satmaya çalışırlarken, özellikle yanık ve kesikleri iyileştirdiği sanılan iksiri elde etmek için geleneksel bir yöntem kullanırlardı. Dört tane ön, altı tane arka ayağı olan bir kurbağa, dört tarafı aynayla kaplı bir kutuya konurdu. Değişik açılardan görüntüsünü izleyen kurbağa, hayretler içinde kalarak yağlı bir sıvı salgılardı. Bu sıvı toplanır, 3,721 gün bir söğüt dalıyla karıştırılarak yavaş yavaş kaynatılırdı. Sonuç, bu harika iksirdi.
- Top bana atılınca ben tutamıyordum ve bu öteki çocuklar için alay konusu oluyordu.
- Eski günlerde -yani benim öğrenciliğim günlerinde- resim eğitimi gelişigüzel yapılır, zevksiz bir resim model olarak konur, herkesin onu kopya etmesi istenirdi. Orijinaline en yakın resmi yapansa en yüksek notu alırdı.
Fakat Bay Taçikava böyle budalaca bir şey yapmayıp, “Ne istiyorsanız onu çizin,” dedi. Hepimiz resim kâğıtlarımızı ve renkli kalemlerimizi çıkarıp çizmeye bağladık. ne çizmeye çalıştığımı şu an hatırlamıyorum ama bütün gücümü ve becerimi kullanıyordum. Çok bastırdığımdan kalemleri ucu kırılıyor ve parmaklarımı tükürükle ıslatarak renkleri birbirine karıştırıyordum. Sonunda ellerim rengârenk olmuştu.
Resimlerimiz bitince Bay Taçikava, hepsini tahtaya astı ve resimler hakkında herkesin düşüncelerini belirtmesini istedi. Sıra benimkine gelince, sınıfın tepkisi kısık kısık gülüşmelerdi. Fakat Bay Taçikava gülenlere dik dik bakarak benim resmimi övmeye, göklere çıkarmaya başladı. Neler söylediği tam aklımda kalmamışsa da, özellikle tükürüklü parmaklarımla boyaları birbirine karıştırdığım yerleri övüyordu. Sonra resmimi aldı ve üzerine parlak kırmızı mürekkeple üç düzgün daire çizip en yüksek notu verdi. Evet, gerçekten en yüksek not… Bunu çok iyi hatırlıyorum… En yüksek not…
- (tek başına kaldığı evde iki günlük kıvrandıran hastalığına binaen) …Sonra, beni merak eden ev sahibi geldi. İçeriye girince duyduğu keskin ter kokusu ve suratımdaki ter tanecikleri onu çok korkuttu. Hemen doktor çağırmaya kalktı, ama ben bütün gücümle karşı koydum. “Önemli bir şey değil, merak etmeyin,” diye direttim. Hastalığım önemli miydi değil miydi bilmiyorum, ama bildiğim tek şey doktor gelince para isteyeceğiydi. Doktora verecek param yoktu. Ev sahibi beni dinledi ve başka bir şey söylemeden gitti.
- Çevrede oturanlar, marangozlar, boyacılar ve benzeri inşaat işçileriydi. Ancak bunların çoğunun gerçek bir meslekleri yoktu ve geçimlerini garanti altına alamamışlardı. Bu koşullardaki hayatın korkunç bir şey olması beklenirken, her şeylerini birbirleri ile öylesine paylaşıyorlardı ki, onlar için hayat güzel oluyor ve her fırsatta gülmeyi becerebiliyorlardı.
- (Sonradan genç yaşta intihar eden abisine binaen) Baş etmek zorunda olduğu dünyayla ilgili olayların kendisini yeterince kirlettiğini düşünerek, hiç istemediği bir kimliğe bürünmek zorunda kalması onu çileden çıkarabilirdi.
- (abisi intihar ettikten sonra üç yıl boşluk yaşar. Diğer abisi de hastalıktan dolayı ölmüştür) İki ağabeyim de öldükten sonra babamın tek oğlu ben kalmıştım. Bu benim anneme ve babama duyduğum sorumluluğun artmasına yol açmıştı. Hayatta bir amacımın olmaması beni rahatsız etmeye başlamıştı.
- 1935 yılında bir gün gazete okurken, gözlerim bir eleman aranıyor ilanına takıldı. PCL (Poto Chemical Laboratory) film stüdyoları yönetmen yardımcıları arıyordu. O güne değin, sinema dünyasına girmek hiç aklıma gelmemişti, ama ilanı görünce birden ilgimi çekti. ….. Japon sinema endüstrisi ile ilgili pek bir şey bilmiyordum ve bir gün orada çalışacağımı hayal bile etmemiştim. PCL stüdyolarına gittim ve orada hayatımın en büyük hocası olan ‘Yama-san’la, yönetmen Yamamato Kaciro’yla tanıştım.
- “En Güzel”in çekimleri tamamlandıktan sonra bu filmde oynayan aktrislerin tamamı mesleklerini bırakarak evlendiler ve sinema dünyasının yarattığı yapaylıklardan arınarak normal kadınlar gibi hayatlarını sürdürmeyi yeğlediklerini açıkladılar.
- (Rashomon filmine dair) İnsanoğlu kendisine karşı bile dürüst davranmakta zorlanmaktadır. Kendinden söz ederken, bir takım hayal ürünü yalanlar ekleyerek daha ilginç görünmeye çalışır. Bunlar kendilerini olduklarından daha iyi göstermek için yalan söylemeden hayatlarını sürdüremeyenlerdir. Hatta ölüp bu dünyadan geçmiş olsalar bile, filmdeki karakterlerden biri gibi, bir aracıyla dünyada yaptıklarını anlatırken gene yalan söylemektedir. Egoizm, insanoğlunun doğuştan gelen ve kefareti en güç ödenen günahıdır.
- Raşomon daha sonra da, En İyi Yabancı Film dalında Amerikan Akademi Ödülü’nü aldı. Japon sinema eleştirmenleri hâlâ bu ödüllerin sebebini Batılıların Doğu egzotikliğe olan meraklarına bağlıyorlar. O zaman da çok canımı sıkan bu yaklaşım şimdi bana korkunç görünüyor. Neden Japon insanları kendi değerlerinin bilincine varamıyor? Neden Batılı olan her davranışı göklere çıkarıp Japon olanları karalıyorlar? Utamaru, Hokusai ve Şaraku’nun tahta tabletlere yazdıkları da, Batılılar keşfetmeden önce Japonların gözünde hiçbir anlam ifade etmiyordu. Bu kavram yeteneksizliğinin nasıl açıklanması gerektiğini bilmiyorum.
- İnsanların kendileriyle ilgili konularda tam bir dürüstlük içinde olmamalarına karşın, kendilerini başka insanların yerine koydukları zaman gerçekten kaçmaları çok daha zordur. İşte o zaman kendilerini bir şey eklemeden ya da çıkarmadan anlatırlar.
- Sinema nedir? Bu sorunun cevabı hiç de sandığımız kadar kolay değil. Yıllar önce Japon yazar Şiga Naoya, torununun kaleminden çıkmış bir makaleyi göstererek, onun son zamanların en iyi metni olduğunu iddia etmişti. Makaleyi bir edebi dergide bastırdı. Makalenin adı “Köpeğim”di ve şöyle diyordu: “Benim köpeğim ayıya benzer ama bir porsuğu da andırır, görünce tilki de sanabilirsiniz onu…” diye başlayarak köpeğin bazı özelliklerini, bütün hayvanlar âlemindeki hayvanlarla karşılaştırır ve sonunda, “O madem ki bir köpektir, her şeyden çok köpeğe benzer,” der.



