Ali Bulaç – Din Kent Ve Cemaat Fethullah Gülen Örneği

Din Kent Ve Cemaat

Fethullah Gülen Örneği

Ali Bulaç

Ufuk Kitap, 2007, İstanbul, 1. baskı

  • Şehir hayatında, insan ve tabiat arasına inorganik perdeler çekildiğinde ağırlıklı renkler pasteldir; çünkü şehrin mekanlarında metal, beton, asfalt nesneler ağırlıktadır. Artık köy çeşmesinden su taşıyan kızların yerini, ek mesai yapmak zorunda kalan vardiya nöbetlerinden dolayı uykusuzluk çeken yorgun kızlar almıştır. Artık onlar için yakılacak türküler de farklı olacaktı elbette. Bu durumda onları ancak arabesk türküler ifade edebilirdi.
  • Başlangıçta şehre göçmen olarak gelenler, şehrin varoşlarından mekan tuttular. “hemşehrilik patronajlığı” ve “dini cemaat kümelenmeleri” bunların imdadına yetişti.
  • Bireyi varlığın merkezine koyup beşeri durumların tümünü piyasa perspektifi içinden okumaya çalışmak, sonuç itibari ile Muhammed İkbal’in dediği gibi “timsahlar ile ördeklerin serbest sularda yüzmesi ideolojisi” olarak ortaya çıkar.
  • Mevlana Celaleddin der ki: “Kurdun kuzuyu yemek istemesinde şaşılacak bir yan yoktur, asıl şaşılacak husus, kuzunun kendini kurda yedirmek istemesidir!”
  • Modern cemaat yapılarının tümü kan ve akrabalık bağlarına dayanmıyor, mahiyet iradesi onların etkinliklerini belirlemiyor. Cemaate giriş çıkış da serbest olduğundan geleneksel ve modern doğaları gereği “irâdi”dirler.
  • Sosyal bilimcilerin ve aydınların iddia ettiklerinin aksine, dini cemaatler, geriye dönüşü  temsil etmiyorlar, modernliği yeniden üretip önceden öngörülmeyen bir çerçeveye oturtuyorlar.
  • Üreten ve kazanan cemaat bireyleri ve tek tek mü’minler, diğerleri gibi aşırı tüketime mi yönelecekler, yoksa dinin emredici hükümleri çerçevesinde kalıp kendilerini, istek ve arzularını dizginleyip “farklı oldukları”nı gösterme başarısı gösterecekler mi?
  • Cemaatlerin de hem yasama, hem yürütme ve hem yargı içinde kendi öngörülerine uygun taleplerde bulunması ve bu taleplere olumlu cevaplar verebilecek eleman araması son derece doğaldır; bu hiçbir zaman cemaatin “devletin bütününü ele geçirme” teşebbüsü olarak görülemez.
  • Cemaatlerin bürokratik mekanizma içinde kendilerine koruyucu unsurlar araması, “cemaatlerin devletin kendisini ele geçirme” dürtüleriyle değil, devletin zaten anayasada belirlenen tarafsızlık ilkesine aykırı davranmasıyla açıklanabilir. Oysa devlet sıkça ifade edildiği üzere “hakem devlet” veya “hukuk servisi yapan garson devlet” fonksiyonuyla yetnirse kimsenin cazibesine kapılmasına gerek kalmaz.
  • Türkiye’deki mütedeyyin insanların 1990′lara kadar en büyük eksikleri uluslararası tecrübeye sahip olmamaktı. Bu da büyük ölçüde Türkçe yazılıp konuşulmasından kaynaklanıyordu. İletişim ve ulaşım teknolojilerinin kullanımı ile bu sorun kısmen aşılmaya başlanmıştı. Ancak en büyük sıçrama Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bütün dünyaya yayılan Türk Okulları ile sağlanmış oldu. Okullar, 20. Yüzyıl boyunca kendi içine kapanmış olan insanlara Asya’dan Afrika’ya, Avrupa’dan Latin Amerika’ya kadar dünyanın birden fazla kapısını açmış oldu.
  • Türkiye’nin ‘resmi modernleşme projesi’nin halk üzerinde yetersiz kaldığı boşluğu Hocaefendi onlara ‘misyon’ sunarak doldurmuştur.
  • İslam tarihinde -hatta ilk dönemlerden Osmanlı’nın son dönemlerine kadar- güçlü bir sivil gelenek olduğunu söylemek mümkün. Müslümanlar sivil insiyatiflerini 19. Yüzyılda devletin bir tercihi ve yukarıdan aşağıya doğru sıkı markaj bir örgütlenme modeli olarak empoze edilen batılılaşma/modernleşme ile kaybetmeye başlamışlardır.
  • Tasavvufun tarihte siyasi ve kültürel yabancılaşma gibi bir şizofreniye karşı etkili roller oynadığını da gözden uzak tutmamak lazım. Aynı tarikata bir ayakkabıcı veya bir demir ustası ile bir padişahın veya vezirin mürid olması başka kültür havzalarında hemen hemen pek rastlanamaz bir örnektir.
  • Hz. Ömer döneminde Halid Bin Velid, askeri bakımdan o kadar ileri noktalara gitti ki, Medine’ye yürüyüp halifeyi dahi değiştirebilecek formasyona ulaştı, yani isteseydi -ki elbette aklından böyle bir şeyi geçirmemişti- “askeri bir darbe” yapar, cunta yönetimi kurabilirdi. Maddi bir kusuru olmadığı halde Hz. Ömer, onu tam zamanında azletti. Bu, askeri gücün gerektiğinde tehlikeli olabileceği fikrini, rejimi domine edebileceğini ima eden önemli bir uygulamadır.
  • -Kapitalist toplumda- kim maddi gücü kontrol ediyorsa rejimi de o kontrol eder. Model, faiz ve kredi sistemi olduğu müddetçe sivil bir toplum kurmak son derece güçtür. Başka bir ifadeyle ister ulusal ister küresel düzeyde kapitalizmin geçerli olduğu yerde sivil toplum mümkün değildir.
  • İslam’ın yayıldığı her yerde kadim derebeylikler vardı, toprak üzerinde yaşayanlar derebeylerin malı mülkü hükmündeydi, başka bir deyişle iktisadi ve siyasi baskı altındaydı. İslamiyet “haraç/ikta” ve “miri” toprak düzeniyle toprak üzerinde yaşayan insanları özgürleştirdi, bu yüzden fetihler kolayca sürdü.
  • Muaviye’nin profesyonel ordu kurması ile yöneticiler halka karşı silahlı güç sahibi olmuşlar ve asker tarafından rejimin muhafaza edilmesi anlayışı oluşmuştu.
  • Ebu Yusuf’un devlet yönetiminde -resmi toplumda- görev kabul etmesinden sonra bizim ulema geleneğimizde bir çatallaşmanın meydana geldiğini görüyoruz: Birisi ulema geleneğini, diğeri eski, yani geleneksel sivil ulema geleneğini devam ettirdi.
  • Harun Reşit, İmam Malik’i çağırıp Muvatta’ı bütün İslam topraklarında “resmi fıkıh kitabı” haline getirmek istediğini teklif etti. Fakat İmam Malik bunu kabul etmedi. Belki halifenin niyeti yönetimi altındakileri tek görüş ve uygulamada toplayıp herkesi bu görüş ve uygulamalar üzerinden kolayca denetlemekti. Resmi görüşün olduğu her yerde totaliter uygulamalar bu şekilde kolay olmaktadır.
  • “Eğitmek” demek, tek tip formasyona sahip bir birey ve homojen bir toplum oluşturmak demektir. Eğitimin “toplum” kavramıyla ve bir toplum icat etme çabasıyla yakından ilgisi vardır.
  • Bireyin olduğu yerde cemaat olmaz. Modernlik bireyi Tanrı’ya, tabiata, tarihsel ve geleneksel yapılara ve aynı zamanda cemaate karşı özgürleştirme vaadi ve ideolojisidir.
  • Şeriat sivil alandır. Şeriat halkı devlete karşı korur. İktidar seçkinlerine, keyfi uygulamalara, haksız baskılara ve hukuk ihlallerine karşı halkın inisiyatif kullandığı ve özgürlüğünü koruduğu alandır. 31 Mart Vakası vuku bulduğunda “şeriat isteriz!” diye bağıranların bir kısmı Hristiyan ve Yahudi teb’a idi. “Şeriat isteriz!” diyen Yahudi ve Hristiyanlar; hukuk isteriz, hukukun üstünlüğünü isteriz, diye bağırıyorlardı. Ve görüyorlardı ki, Türkiye Batı sisteminin içine girdikçe, Fransız idari sistemini referans aldıkça onlar da sivil inisiyatiflerini kaybetmektedirler.
  • Aydın, Batı aydınlanmasından beslenir, devletin yanındadır. Aydın kendini bir doktor görür, halka hasta gözüyle bakar. Beslenme çerçevesi ve ideolojisi pozitivizmdir. Halkı aydınlatmak ister. Ne zaman ki halk ile devlet, sivil toplum ile politik toplum gerilime girecek olsa, aydın hemen kendini devletin yanına atar. Deneysel örnekleri 27 Mayıs’yan 28 Şubat’a kadar her zaman yaşanmıştır.
  • Müslümanlar, dinlerini eksiksiz yaşama ve tebliğ etme güç ve özgürlüklerine sahip ise, bu onların muktedir yani iktidar sahibi olduklarını gösterir. Bu çerçevede devlet amaçsal değil, araçsaldır. Müslümanlar bu iki konuda taviz vermezler. Bu durumda Müslümanlarla savaşmayan, İslam’a saygı gösteren ve bir arada yaşamak isteyen herkesle Müslümanlar yaşar, yaşama biçimlerini bir sözleşmeye bağlar. Ancak onlarla savaşanlar, onların dinlerine saygı göstermeyen ve hayat hakkı tanımayanlar farklıdır (60/Mümtehine, 8-9).
  • İslam dünyasında ne devlet dinden bağımsız olarak ortaya çıkmıştır ne de devlet üzerinde hak iddia eden nizami din adamları sınıfı vardır. Devletin meşruiyet çerçevesi ve görevi hukuku uygulamaktır. Hukuk, sadece Müslüman teb’a arasında adaleti değil, gayrimüslimlerin de hak ve hukuklarını, din ve vicdan özgürlüklerini korur.
  • Bediüzzaman Said Nursi, daha 1910 yılında “Biz devletten din değil, özgürlük istiyoruz” demişti.
  • “Erzurum’dan ayrıldıktan sonra hatimlerden aldığım paralar bende hep hicran oldu. Döner dönmez böyle Cenab-ı Hakk’ın bahşettiği bir imkanla ben tesbit edebildiğim kadarla ilk o hatim okuduğum kimselerden aldığım paraları bilmem ki hangi ölçüler içinde zarflara koydum iade ettim. Bunları da kardeşim Hasbi ile gönderdim. Camiden bildiklerimi zarfta kağıtlara yazmıştım” http://tr.fgulen.com, hayat kronolojisi.
  • “Muzaffer Aslan’ın pantolonunun iki dizi de yamalıydı. Ceketi de işte ona göreydi. Tabii ki bu sadelik bana apayrı duygular ilham ediyordu.” (Küçük Dünyam, s.46-47)
  • “-idamlık birisinin ruhani resiliğini yaptığı vakit- …Amentü’yü okutmaya başladım. Biraz okuyor; fakat gerisini getiremiyordu. Kelimeler aklından siliniyordu. Arada da ‘Beni bir daha adli tıpa verseniz’ diyordu. Hakbuki adli tıpa verilse ne olacak. Yaşayacağı bir iki hafta daha. İşte orada hayatın kıymetini daha iyi anladım. Sanki idama götürülecek olan o değil de bendim.” Küçük Dünyam, s.56-58
  • Fethullah Gülen 20 Ocak 1996′da Cumhuriyet Gazetesi ve Hikmet Çetinkaya’dan dava yoluyla almaya hak kazandığı 150 milyonluk tazminatı Türk Polis Teşkilatını güçlendirme Vakfı’na bağışladı

Fethullah Gülen

  • Said Nursi, ‘beşeri bir durum’ olarak modernliğe karşı çıkmıyor, bir tür modernliğin iktidar seçkinleri tarafından araçsallaştırılmasına karşı çıkıyor.
  • “Risale-i Nur Hareketi, modernleştirici aydın bürokrat elitlerini  tam karşısındaki toplumun, en sağlam ve istikrarlı, sonraları bir geleneğe dönüşen temsiliyetini üstlenmiştir. Said Nursi’nin ısrarla siyasetin dışında kalması ve izleyenlerine de siyaseti değil aydınlanmayı telkin etmesi, bu toplumsal niteliği yansıtır” (Mümtaz’er Türköne, Zaman, 23 Kasım 2007)
  • Abdulkerim Süruş’a göre epistomolojik çoğulculuk olmadan demokrasi kurulamaz, bu da yanılabilirlilikle ilgili kabülü kaçınılmaz kılar.
  • Ulemanın referansı Kur’an ve sünnettir, aydınların ise Aydınlanma düşüncesidir.
  • Ulema, topluma doğal durumunda önderlik yapar, aydınlar ise toplumu dönüştürmek ister.
  • Ulema her yeni durumda bilgiyi yeniden üretmek, geliştirmek, aktüel ihtiyaçlara cevap vermek ve içtihatlar yapmak durumundadır, aydınlar ise genellikle muhafazakardırlar, yeni düşünce üretmekte ısrarcı olmaz, verili düşünceleri topluma benimsetmeye çalışırlar.
  • Modern zamnalarda Cemaleddin Afgani, “Resmi İslam”ın, Muhammed Abduh ise “Sivil İslam”ın öncülüğünü üstlenmiştir. Türkiye’de ise bu konuda Bediüzzaman Said nursi’nin şahsi hayatında takip ettiği çizgi ve fikirlerindeki gelişme, ilginç bir biçimde hem Cemaleddin Afgani’yi hem Muhammed Abduh’u birleştirir niteliktedir.
  • Hatt-ı hareketin esası, dini hayatın en geniş alanda ve özgür bir ortamda yaşanabilir olmasıdır. Siyaset, devlet, politik toplum vb.nin hiçbiri kendi başlarına amaç değildir; devlet üstüne düşen tabii ve klasik fonksiyonları yerine getirmeli, halka hizmet etmeli, din ve visdan özgürlüğünü korumalı ve ülkeyi dış saldırılara karşı korumalıdır.
  • Sivil İslam bakış açısından, bugün “siyasal iktidara hangi yollarla varılır?” veya “devlet nasıl ele geçirilir?” -ki sivil gelenekten gelen Hocaefendi 1998′de haksız olarak bununla suçlandı- gibi sorular anlamlı olmaktan çıkmış; siyasal iktidarın kültürel ve toplumsal arka planının demokratik meşruiyetinin ne olacağı, kurumsal yapısıyla devletin nasıl demokratikleşebileceği; hukukun üstünlüğüne dayalı devletin nasıl işleyeceği, halkın karar mekanizmaları üzerinde nasıl etkili olacaüı gibi sorular önem kazanmıştır. Çünkü geniş İslam coğrafyası üzerinde Resmi İslam’ın politik hayata hiç de yabancı olmadığı, yer yer iktidara geldiği veya iktidar ortağı olduğu (İran, Türkiye, Pakistan, Malezya, Ürdün, Mısır, Sudan, Senegal vb.) görüldü; ancak genel durumda ciddi bir iyileşme olmadı. Demek oluyor ki, kendi başına iktidar ve siyaset (modern formatıyla ulus-devlet) global ve evrensel bir alternatif olmaya yetmiyor.
  • Eğer söz, anlatım ve söylem farkı esas alınacak bir ayırım yapılacaksa Müslümanların okumuş kesimlerine kitabi İslam,okumamış kesimlerine ümmi İslam demek doğru sayılabilir. Şu var ki, “ümmi demek büsbütün cahil demek değildir. İslam toplumu “ümmi” ama “arif” insanlarla doludur.
  • “Terör eylemleri”ne katılanların profiline baktığımız zaman, bunların esaslı bir İslami eğitimden geçmediklerini, İslam adına fetva verirken usul takip etmediklerini, yalınkat düşündüklerini; genellikle üniversitede okurken marksist veya milliyetçi ideolojileri bırakıp İslami hareketlere katıldıkları ve ağırlıklı olarak mühendis, avukat, doktor, öğretmen vb mesleklere sahip oldukları görülüyor.
  • Türkiye’nin iktidar eliti, merkezde konumlanmış sert bir çekirdek olarak her türlü değişime, reforma, demokratik haklı talebe direnç gösteriyor. Demokrasinin gelişmesi ve sivil inisiyatifin artması, çevrede biriken enerjiyi merkeze taşır; ancak merkezdeki çekirdeğin direnci toplumsal enerjinin heder olmasına sebep oluyor.
  • Hocaefendi’nin idealize ettiği “Yeni İnsan” ahlaki bir varlıktır. Alperen kaşılık beklemeden çalışır. “Yaşatmak için yaşar, Allah için yapar ve başkaları için yaşayarak hem mutlu olur hem kurtulur.” Hizmette ne kadar mesafe almış olursa olsun, kimse yapılan hizmeti kendine, kendi kişsel gücüne ve yeteneğine mal edemez, etmemelidir.
  • Avrupa’da orta çağda yapılan mezhep savaşlarına bakıldığında, din adına insanların yakıldığı bu trajik dönemde, asıl motivasyonun aristokrasiye karşı yeni yükselmekte olan bir sınıfın kendine dini zeminde meşruiyet arayışı içinde olduğu görülür.
  • Bir Yahudi veya Hristiyan, İslamiyet’e geçince, aslında apayrı bir din galaksisinden bir başka dini galaksisine geçmiş geçmiş olmaz veya kendi dininden büsbütün ayrılıp kopmuş sayılmaz; belki dinlerin kemal seyrinde en üst ve son basamağa yükselmiş olur. Başka bir ifadeyle ed-Din olan İslamiyet, hem kadim hikmet ve geleneksel kültürlerin, hem de diğer semavi dinlerin özünü teşkil eden öğretileri içermekte, kemallerini temsil etmektedir. Bundan dolayı İslamiyet, en çok “dinlerarası diyalog”a yatkın ve istekli olmak durumundadır. Ancak bugüne kadar İslamiyet yönünden bu konuda ciddi bir teşebbüste bulunulmamışsa, bunun kusurunu mintesiplerinde aramak gerekir.
  • Dinlerarası diyakogdan kastedilen şey, dinleri tevhid etmek veya yeni bir din ihdas etmek değildir. Fethullah Gülen’in deyimiyle “dinlerarası diyalog”dan asıl anlaşılması gereken şeyin “din müntesipleri arasında diyalog” olduğudur.
  • Fatih döneminde Ortodoks Sırplar, katolik Macarlar ile Osmanlılar arasında tercih yapma durumunda kalınca kendilerine din ve vicdan özgürlüğü tanınacağından emin olarak Osmanlı himayesine girmişlerdir.
  • Fatih’in Bosna’daki Latin papazlarına serdiği ferman tam bir insan hakları vesikasıdır.
  • “Devlet-i Aliye-i Osmaniye’yi insanlığın şemsiyesi yapacağım” diyen Sultan II. Bayezid, İspanya’daki zulümden kaçan 150 bin Yahudi’ye sığınma hakkı tanımıştır.
  • Yavuz Sultan Selim, Kudüs Ermeni Patriği’ne verdiği emanda hiç kimsenin dini vecibelerini yerine getirmesine mani olunmayacağını ve mabetlerinin korunacağını taahhüt etmişti.
  • Raşit Halifelerden Ömer Bin Abdulaziz’e, Nureddin Zengi’den Selahaddin Eyyubi’ye, Alpaslan’dan Fatih’e kadar bütün Müslüman idareciler emirleri altındaki tüm toplulukların inançlarına saygı göstermiş, onları birer emanet gibi korumuşlardır.
  • Hiçbir Müslüman kavim, etnik grup veya mezhep “azınlık” olamaz. İslam dininin amir bir hükmü olarak Müslaman başka Müslümanın azınlığı olamaz. Nisbi ayrımcılığı hedefleyen “azınlık” gibi kavramlar uygulama olarak Batıya aittir.

Fethullah Gülen

  • ABCFM (American Board of Commissioners For Foreign Missions) veya  BOARD’ın yöneticileri daha 1850 yılında misyonerler ile sanayiciler ve tüccarlar arasındaki ilişkiyi şöyle anlatıyorlardı:

“Eğer ülkemizin imalatçıları Çin’e ve Afrika’ya, Sandwich Adaları’na ve Hindistan’a artan oranlarda çıkıyorlar ve burada ekonomik olarak verimli sonuçlar elde ediyorlarsa, bütün bunlar, o yörelere ulaşarak insanların yaşama alışkanlıklarını değiştiren, önyargılarını kıran ve daha çok tanımadıkları rahat ve zenginliklere talep oluşturan kurtuluş müjdecileri (misyonerler) sayesindedir”

  • Türkiye’de “ulusal kimlik” ile nüfusun homojenleştirilme nedenlerinden biri Ermeni tenkil ve tehciri ile Rum mübadelesi de oluşturulmadığı zamanki genel nüfus içinde %25-30′lara varan gayri müslimlerin “Türk kimliği” içinde eritilmesinin zorluğudur.
  • Herkese telkin edilen din, post-modern bir Hristiyanlıktır: “Tanrı’yı sev ve dilediğini yap!” Böyle  olunca hükümler, farzlar, vacipler, sünnetler, haramlar fazladan yük olarak algılanıyor, kitle dinden soğuyor.
  • Resmi sivil kurumları -resmi ideolojinin bir tür formatladığı tek tip insan yetiştirme alışkanlığını sürdürmekte ısrar ederek- farkına varmamışken, Fethullah Gülen yeni bir vizyon geliştirerek küreselleşme sürecine “Türk okulları modeli”yle dahil olma yolunu seçti. Bu, açıkça görüleceği üzere, Türkiye’nin küreselleşmeye katılarak verdiği bir cevaptır. Bu sayede küreselleşmenin sadece mağduru olunmadan da, imkan ve avantajlarından yararlanmanın ve sürece aktif bir özne olarak katılmanın mümkün olduğu anlaşıldı.
  • Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Berlin Duvarı’nın yıkıldığı ayda İstanbul Süleymaniye Camii’nde verdiği bir vaazda Orta Asya’yı işaret etmesi, kabul etmek lazım gelir ki bir öngörüydü. Hocaefendi, “Oraya gidin, kardeşlerinizle tanışın, dertleriyle dertlenin, ellerinden tutun, yol gösterin” diyordu.
  • Aradan birkaç gün geçmişti ki 11 kişilik bir gönüllü kafilesi, 11 Ocak 1990 günü Sarp sınır kapısından Gürcistan’a giriş yaparak Batum’a ulaştı. Kafile, Gürcistan’ın Acara bölgesindeki bu sahil kendtinde iki gün kaldı, sonra başkent Tiflis’e geçti. İşler bir şekilde hep yaver gitti.
  • Üç ay sonra, yani 28 Mayıs 1990 günü 37 kişilik bir iş adamı grubu, kitap, kaset ve hediyelik eşyadan oluşan 3 tonluk yükleriyle aynı yola koyuldu. Öğretmenler, iş adamları, gönüllü insanlar kendilerine daha uzun ve zorlu bir güzergah çizerek yola koyuldular: Gürcistan, Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan derken, Orta Asya’nın her yanına dağıldılar. Sonra Güneydoğu Asya, Kafkasya’nın iç bölgeleri; Balkanlar, Kuzey Afrika, Orta Afrika ve Güney Afrika, Latin Amerika, Avustralya ve diğer yerler…
  • Gencecik iş adamları, bir kısmı çoluk çocuğuyla hicret etti, bu ülkelerde iş yerleri açıp bulunduğu ülkeye yerleşmeye karar verdi. Tüm bunlar niçindi? Bütün bu olup bitenler ne anlama geliyordu?
  • Turgut Özal, “21. Asrın Türk asrı olacağını” söylemişti. Bu bir vizyondu, ama henüz projelendirilmemiş bir vizyon. Her geçen gün biraz daha dünya ölçeğinde kabul gören Türk okullarının bu vizyonun fiiliyata geçmiş projesi olduğunu söylemek mümkündür.
  • Çoğu zaman derin krizler köklü çözümlerin bulunmasına yardım eder. Modern dünyada ilişkiler küreselleştikçe, sorunlar ve dolayısıyla sorunlara bulunacak çözümler de küresel ölçekte olmak durumundadır.
  • Tarihi Katolik Hristiyanlığında gözlendiği üzere, bir dinin insanları “hidayete zorla dahil etme”yi ilke olarak benimsemesi, din ve vicdan özgürlüğünü ortadan kaldırır, dini baskı ve  tassubu besler; bu türden evrensel bir hidayet ise “dini totaliterizm”e yol açar. İslamiyet, özgür iradelerin aktif katılımı ile baskıdan uzak “iradi tercih”e dayalı yapısıyla evrensel bir kurtuluş ümididir.
  • İslam evrensel anlamda bir ümmet olmasına rağmen, yerel ve yöresel farklılıkları yok edip modern kültürde olduğu gibi herşeyi ve herkesi homojenleştirmez. Tam aksine farklı uygulama ve algılar, bir bahçenin içinde açan rengarenk çiçekler gibi birer zenginlik ve çeşitliliktir. Bu anlamda İslam “sahici çoğunluk”tur.
  • Mehdilik inancına dair hadislerin her biri “haber-i ahad” olduğundan inanıp inanmama kişinin vicdani kanaatine ve ferdi temayülüne kalmış görünmektedir. Başka bir deyişle, Hz. İsa’nın nüzulüne ve Mehdi’nin zuhuruna inanmayan bir Müslüman dinden çıkmış olmaz, bu konuda inancında herhangi bir bozukluk iddiası olduğu öne sürülmez.
  • Sünni telakkiye göre Mehdi’nin olağanüstü özellikleri yoktur, beşer üstü bir varlık değildir, kurtarıcı bir devlet başkanı formasyonuna sahip bir kişilik profili çizmektedir. İlginç olna bir durum ise böyle bir kişi kendinin farkında da olmayabilir, Mehdi olduğunu dahi bilmeyebilir.
  • Hocaefendiye göre; Hz. Mesih’in ne zaman gökten ineceğini beklemek bizim işimiz değildir.

Paylaş

Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s