Kutsala, Tarihe ve
Hayata Dönüş
Ali Bulaç
Yeni Akademi Yayınları, 2006, İstanbul
İslam toplumlarının, niçin benzer bir ekonomik ve teknolojik kalkınma performansı gösteremediğini soranlar, bu faktörlerin Batının yakın tarihinde oynadıkları rollerin farkında olmalılar.
Şu var ki, gelinen noktada hiçbir şeyin tam olarak başarıldığı söylenemez
“İslam dünyası Batı karşısında niçin geriledi?” sorusunu “Bugün, İslam’ın modern dünyaya cevabı nedir?” sorusuyla değiştirmemiz gerekmektedir. Bu yeni bir gündür (küresel modern durum), sorular ve cevaplar da yeni olmalıdır.
Refah toplumlarından yoksul ülkelere varıncaya kadar, bütün dünyada moderniteye karşı gelişen tepki ve itirazların dinlerden geliyor olması boşuna değildir. Bugüne kadar marjinal gruplar, eleştirdiler; ama herhangi bir çıkış yolu veya genel geçer, uygulanabilir bir alternatif gösteremediler. Bu açıdan marjinallerin yapıp ettikleri boşuna değilse bile, umutsuz bir çabadır.
Eğer ulema, canlı bir içtihat geleneğini sürdürebilseydi, İslam dünyasında Batı’dan ithal edilen Avrupa hukuku ve laik kültür bu kadar rahat gelişme şansı bulamayacaktı.
-ulemanın siyasetin dümenine göre hareket etmişliğine binaen- Eğer ulema devleti ele geçirme ve diğer sınıflarla ittifaklar kurma fikri yerine, toplumu sahih İslami idealler ve ahlaki erdemler yönünde takviye etme yolunu seçseydi, belki daha iyi bir çıkış yolu bulabilirdi. Ama resmi ulemanın tarihsel geleneğinde “sivil boyut” olmadığından sonunda asker ve polisle ittifak kurma yollarını aramaktan başka bir çıkış yolu bulamadı.
Şah Veliyullah Dehlevi, tarihsel bakımdan İslam toplumlarının gerileme sebeplerini iki ana faktöre indirgiyordu: Muaviye ile birlikte Hilafet’in Saltanat’a dönüştürülmesi ile İçtihat kapısının kapatılması.
Genelde ilk nesil İslamcıların zihinsel arka planlarında üç temel paradoksun yattığını söyleyebiliriz. Bunlar da İlerleme inancı, Kartezyen felsefe ve iki dünya arasında kurdukları yanlış analojiler.
Fazlur Rahman’a göre ise, İslam modernleşmek zorundadır; yoksa arkaik bir din, folklorik bir kültür durumuna düşmekten kurtulamaz.
Güçsüzler, güçlülerin kalkınma programlarını uyguladıkça, onlar daha çok zenginleşecek, güçsüzler ise daha çok yoksullaşıp güçten düşecek.
Siyasi iktidara gelen Müslümanlar, alternatif bir dünya sunamadılar, modernliği kötü bir biçimde kopya ettiler ve onun kültürünü tüketmekle yetindiler.
İslam, diğer bütün dinlerden farklı olarak siyaset olmadan olmaz; ama salt siyasete de indirgenemez. Modern bağlamda salt siyaset, özerkleşmedir ve hedefi salt dünyevi iktidar, maddi başarı ve refahtır. İslamcıların ilk sorgulamaları gereken de bu olmalı.
İslamcıların geçen yüzyılın sonlarında ortaya attıkları “İslam dünyasının gerileme sebepleri nelerdir?” sorusunu, gelin biz bu yeni yüzyılda başına hep birlikte şöyle sorup doğru cevabını arayalım:
“İslam’ın modern dünyaya cevabı nedir?”
Çoğumuz bazı şeylerin yanlış olduğunu bile bile gündelik hayatımızda sürdürüp dururuz.
“İki zıt bir arada olmaz” Yani paradokslara karşı kurallı önlem.
Gerçeklik paradoksal olabilir ama Hakikat’in kendisinde paradoks olmaz.
Batılı olmayan toplumlarda saldırıya geçtiği her yerde modernizmin karşısına Gelenek çıkartılmış, ama herkes biliyor ki Modernizmin nihai amacı Din’le hesaplaşmak olmuştur.
Dini anahtar terimler (İhlas, Cihad, Ümmet, Hicret, Risalet vb.) semantik değişime uğruyor, Müslüman insanın zihnindeki çağrışımlarında hakiki dini anlamları ile modern kimlikleri yeri değiştiriyor. Örneğin İhlas, hiçbir maddi çıkar gözetmeden dini Allah’a halis kılarak yaşamak olmaktan çıkıp, borsa piyasasında dalgalanmalara göre kâr veya zarar getiren bir holdingin hisse senetlerine dönüşüyor. Kuzey Afrika’da “Mürşit” insanları tasavvufi yol ve yöntemlerle doğru yola götüren kişi olmaktan çıkmış, gündelik dilde “turist rehberi” olmuştur. Firmalarına bu isimleri seçenlerin niyetleri hangi ölçülerde temiz ve iyi olursa olsun, içeriğin üzerine giydirilen formun içerikten etkilenmeyeceği, bunların birbirlerini karşılıklı olarak etkilemeyecekleri düşünülemez.
Frantz Fanon, Avrupalıların toplumda kadının statüsünü yükseltme yoluyla Cezayir’i modernleştirme çabalarını “gizli bir saldırganlık türü” olarak görüyordu.
Modernite, insan gövdesini ilahi ve kutsal olan her şeyden yalıtarak, onu Yunan’daki ilk şekline, yani kas, adale ve organlardan ibaret salt fizyolojiye indirgedi, arkasında kimi zaman şehvet objesine, kimi zaman bir metaa dönüştürerek cinsellikle birlikte tüketime sundu.
Modernlik, geleneksel evi, kadının hapishanesi olarak tanımlar ve kadının bu hapishaneden çıkıp sosyal ve iktisadi hayata aktif olarak katılmasını ister. Bu, özünde bir tanımlamadır sadece. Çünkü geleneksel hayatın çok yönlü kurgusunda ev sosyal ilişkilerin merkezinde yer alır. Eğitim ve ekonomiyi yönlendiren özelliğiyle kadını da sosyal hayatın merkezinde aktif bir özne kılar.
Geleneksel hayatta evi olmayan kadının sosyal statüsü ve sosyal hayatı da yoktu; modern toplumlarda evinde yaşayan kadının sosyal statüsü ve sosyal hayatı yoktur. Bundan dolayı sürekli küçümsenen “ev hanımlığı” konumsuzluğu, işlevsizliği temsil eder hale gelmiştir. Oysa tarihte ailenin alternatifi olmadığı gibi, kadın ve erkek için de evin alternatifi yoktur.
Kadın evin içinde örtünmez, dışarı çıktığı ve “namahrem erkeklerle bir arada olduğu mekânlarda ve durumlarda örtünür. Başka bir ifade ile “örtü(tesettür)” özel ve mahrem alana değil, kamusal alana aittir.
Modernizm, dışarıda kadını mahrem olmaktan çıkarınca evini de kolayca fethedip istila edebildi.
Bir başka kültürü salt siyasal ve askeri amaçlarla araştırma çabalarına belki de tarihte ilk defa Batı’da rastlanır.
Kuşkusuz, amacı başkaları üzerinde hâkimiyet kurmak olanların, nesneleştirdikleri toplumlara ilişkin yaptıkları araştırmaların salt bilimsel, yansız ve önyargısız olabileceklerini düşünmek mümkün değildir.
Tarihsel olarak biliyoruz ki; barıda gelişen sosyal bilimlere paralel olarak Doğubilim araştırmaları da sömürgecilikle birlikte başlamıştır.
Çeşitli sosyal bilim dalları Avrupa dışındaki ülkeleri, “ilkel” kavim ve toplulukları birer sömürge olarak tanımak, iç zaaflarını, yumuşak karınlarını tespit etmek ve böylelikle “bilimlerin aydınlatıcı ışığı”nda denetim altına almak gibi askeri, politik ve ekonomik yararların elde edilmesi sonucunu doğurmuştur.
Avrupa sömürgeciliğinin oryantalizme iki açıdan ihtiyacı vardı: İlki tamamıyla psikolojik; diğeri bu faktörün meşruiyet zemini üzerinde yükselen askeri, politik ve ekonomik nedendi. Sömürgecinin giriştiği yıkıcı ve yüz kızartıcı eylemlerinde kendine bir meşruiyet temeli araması, bir yandan yaptığından emin olma ihtiyacını tatmin etme isteğinden, diğer yandan faaliyetlerini güvenli bir ortamda sürdürme düşüncesinden kaynaklanır.
Oryantalizm, sömürgeciyi yaptığı işten emin kılmış, hatta ona tarihsel bir misyon yüklemiştir. Batılı, temeldeki sömürgeci tavrını, kendisinin “diğerleri”nden, “öteki”den farklı olduğuna bağlamıştır. Batılı doğuludan farklıdır, dolayısıyla da üstündür. Üstün olanın daha aşağı seviyedekiler üzerinde tahakküm kurması, görünürde uygun değilse de, temelde ahlakidir; çünkü bu “aşağı ve geri” seviyedeki ilkel ve gelişmemiş kavim ve kabileler ancak “daha üstte ve ileride olan”ın eğitici, terbiye edici hakimiyeti altında yükselebilir, ilerleyebilirler.
Oryantalizm batıya, haklılık ve üstünlük duygusunu kazandıran derin bir psikolojik savunma mekanizmasıdır. Ancak, bu mekanizma, bir savunma aracı olduğu kadar bir saldırı aracıdır da. (Edward Said, Oryantalizm, Çev. S.Ayaz, 2. Bsk. İstanbul, 1999)
Tarihin doğrusal bir ilerleme çizgisini izleyerek, batılı insanı daha gelişmiş ve evrimleşmiş (dolayısıyla kültürleşmiş ve kalkınmış) bir tür olarak, dünyanın diğer coğrafi mekânlarında yaşayan insan topluluklarının teşkil ettiği aşağı türlere göre üstün konuma geçirmesi, meşruiyetini büyük ölçüde Darwin’in evrim teorisinden alır. Bu temel varsayımı (gelişmiş toplum düşüncesi) “sosyal Darwincilik” olmadıkça meşru ve kabul edilebilir bir çerçeveye oturtmak mümkün değildir.
İnsan, geçici olarak yaşadığı bu dünyayı aşabilir, müteal olana yükselebilir. Bu, onun yaratılışının anlamı, olmalığının hikmetidir.
Avrupa’nın sömürgecilik faaliyetlerine paralel olarak gelişen filoloji akımları ve bu alanda yapılan çalışmaların Avrupa’nın uzun vadeli siyasetiyle daima yakından ilişkisi olmuştur. Nihayet oryantalistlerin tamamına yakınının kendi ülkelerinin Hariciye’siyle doğrudan veya dolaylı ilişkiler içinde olmaları bunun göstergesi sayılır.
“Bilgi (el-ilm) Allah katındadır” (Ahkaf, 23) cümlesini “bilgi insana Allah katından gelir” ve “insan Allah’ın kendisine bahşettiği imkânlar ve araçlar sayesinde bilgi sahibi olur” şeklinde okuyabiliriz. Bu okuyuş, insanın bilgiyi arayan aktif özne konumuna herhangi bir halel getirmez, tam aksine bilgi arayışında insanın yalnız başına terk edilmediği, onun ilahi lütuf ve inayetle desteklendiği anlamı çıkar.
Bilgi ve tanrısal güç arasındaki ilişkinin Aristo’da “bilgi güçtür” tanımında tekrar edildiğini ve Aydınlanma ile Bacon’un aynı tanımdan hareketle, “bilgiyi eline geçiren tabiat üzerinde denetim kurma gücünü eline geçirir”, demiştir. /*Ne kadar bilgi (bilimsel gelişme), o kadar diğerlerine far atma, onlara hâkim olma*/
Antropolojiyi malul kılan şey, onun insanı salt bir kültüre indirgemesi ve bunu yaparken insan ile “Öğretilmiş bilgi” ve “İndirilmiş bilgi” arasındaki bağı koparmasıdır.
Grek telakkisinden farklı olarak İslam bakış açısından, bilgi bağlamında Tanrı ile insan arasındaki ilişki, daha ilk başlangıç noktasında lütuf ve inayet (fazlun minallah) temelinde kurulmuştur. Adem’i yaratan Allah’ın ona kendi ruhundan üfürmesinin ardından isimleri öğretmesi, bilginin bir ilahi lütuf ve inayetle Allah’tan insana doğru ontolojik bir seyir izlediğini gösterir. Grek mitolojisinin aksine, Allah’ın Âdem’e isimleri öğretmesi, onu yüceltmesi ve yeryüzünde bir halife-önder kılmasıyla ilgili önemli bir durumdur. Şu halde bu anlatımda insan ile Allah arasında bir çatışma, bir kıskançlık söz konusu değildir. Belki kıskanarak insan ile çatışmayı göze alan varlık, sahip olduğu isimler bilgisi dolayısıyla kendisinden üstün bir konuma geçme teşebbüsünde bulunmak isteyen İblis’tir. Bu durum, çatışmanın Greklerde ve doktriner Yahudi teolojisinde yanlış vazedildiğini göstermektedir. Yahudi bakış açısından derin izler taşıyan Grek mitolojisinde, tanrılar insanı güçlü ve onurlu kılmamak için ondan bilgiyi saklar ve esirgerlerken, İslami anlatımda bilgiyi insana Allah öğretmektedir (ta’limun minallah).
İnsanı diğer hayvan türleriyle aynı hayvani/beşeri düzeyde kalmaktan ayıran ayırıcı özelliği onun öğrenme yeteneği ve bu yetenekle kendini ve çevresini değiştirebilme yeteneğidir.
Öğrenilen Bilgi’yi kültür olmaktan çıkarıp hikmet ve irfan konumuna çıkartan ölçü, insanın ilahi potansiyellerinin yardımı ve vahyedilmiş bilginin yol göstericiliği aracılığıyla öğrendiği, kendi insani yetenek ve melekeleriyle sahip olduğu bilgidir.
Varlığı zihinde fizik ve metafizik diye ikiye bölen, bu bölümlenme esası üzerinde bilgi üreten, ya da sadece fizik dünyanın ölçülebilir ve denenebilir bilgisini pozitif/doğru ve genel geçer/evrensel bilgi kategorisine yerleştiren insanın bilgisi -ki modern bilimlerin bilimsel yönteme dayalı bilgilerine uygun düşer- ontolojik hakikate aykırı ve insan merkezli bir evrenin epistemolojik ürünü olduğundan, Hikmet bakış açısından eksik, yanlış ve ahlaki olarak gayr-i meşrudur. Seküler geçmişi göz önüne alındığında, antropoloji bu türden bir bilgi kaynağı olarak karşımıza çıkar.
Farklı içtihat ve görüşler, bilginin niteliği, tezahürü ve formları konusundaki ihtilaflar yeryüzünde ve insanlarla birlikte sürecektir. Kur’an açık bir dille bu tür ihtilafları meşrulaştırır ve ancak son hükmü Allah’ın ahirette vereceğini söyler.
Şeriat, fıkıh, içtihat ve hukuktan daha fazla bir şeydir. Elbette fıkıh ve içtihatlar beşer tarafından yapılır ve geliştirilir, ancak Şeriat’ın tarih içinde değişen yorumu ve tefsir hükmündeki boyutudur. Asıl Şeriat’ın değişmeyen özü ve boyutu “münzel” olan ruhuyla ebedi ve evrensel değerler ve hükümler bütünüdür.
Bir Müslüman, kendini kâfire göre konumlandırmaz ve kâfir kabul ettiği -ki küfür ve şirk bir isimlendirmedir- kimseyi tanımlamaya kalkışmaz. O, kendini tanımaya çalışır; bu tanıma arzu ve ihtiyacı onu Allah’ı tanımaya götürür.
Muhtemelen, tarihin hiçbir döneminde bir paradigma (Aydınlanma), diğer bütün paradigmaları, din, kültür ve gelenekleri bu ölçeklerde küstahça tanımlamaya kalkışmamıştır.
Postmodernizm, sahici anlamda çoğulculuk değil, vahdetsiz kesret, yani birlik referansından yoksun kaotik çokluktur. Varlığın esas düzeni ise çoklukta birlik (kesrette vahdet)tir.
Ruhsal yetenek ve melekelerimizin kendisinde tezahür ettiği entelektüel bilinç bir sarkaç gibi Nefs-i Natıka ve Nefs-i Hayvaniye arasında gider gelir. Söz konusu iki nefsi insan ruhunun iki ayrı türevi olan iki boyutu şeklinde de görmek mümkündür. Bu, hayatımız boyunca süren gelgitlerde ağırlık noktasının bir tarafın lehine kayması, bizim tercih ve seçme güzümüz demek olan irade ile ilgili esaslı bir durumdur.
Dil yönünden Hakikat’in kaynağındaki nurun kaynağı olan ziya, Hakikat gibi tektir (müfred), zulümat ise çoktur (cemi’). Daima karanlıkları bir nur aydınlatır ve bu Allah’ın nurudur.
Bir Müslüman bakış açısından, sekülerlik ve laiklik ne evrende ne de zihinde karşılığı olan bir konumlamadır. Müslüman, karşısında kendini tanımlayacağı bir Kilise veya din adamı sınıfı bulmadığından duruşu gereği Seküler ve laiktir; anca bu onun dindışı bir alanda durduğu anlamına gelmez; çünkü onun alan tasavvurunda Allah varlığın ve hayatın merkezindedir.
Modernlik bilincin kendi mihverinden kayması halidir ki, biz buna şuur etmeyen şuur, kendi bilincini kaybetmiş benlik, gaflet içinde gurur, tutkuya kapılmış kalbin lehv hali ve kendi hakiki fonksiyonunu görmeyen yani akletmeyen akıl diyebiliriz.
İnsan bir yol göstericinin (hadi) yardımı olmaksızın içine düştüğü bu trajediden kurtulabilir mi? Şu durumda hangi türden bir bilgiye muhtacız? Her yeni “gelişme”de katlanarak artan evrensel ölçeklerdeki sorunlarımız daha çok “gelişme, büyüme ve üretim”le, ya da profesyonel siyaset ya da hikmetten ve tefekkürden yoksun ve bir kablo yığınından başka bir şey olmayan bilgisayarlara dökülmüş “bilgi toplumunun bilgisi”yle aşılabilir mi?
Nicel dünyanın tekasürü -araçların ve ayrıntıların bilgisi- konu alan bilgi birikimi hiç kuşkusuz tarihte benzersiz bir örnek teşkil eder. Ancak buna rağmen bilimsel yöntemlerle elde ettiğimiz bu bilgi, ne iç huzuru veriyor ne de süren çatışmaları sona erdiriyor.
Kültür, maddi, sayısal ve biriktiricidir. Enfus’u ve afak’ı konu alan irfan’da ise deruni, aşkın ve entelektüel boyut vardır.
Modern insan üretiyor; yiyor, içiyor, dışkı atıyor ve çiftleşiyor; başka bir şeye de aldırış etmiyor. Peki, va’dedilen yeryüzü cenneti bu mu? Eğer cennet buysa, bu insanın kaybettiği ve aradığı cennet değil, insan altı yaratıkların; görmeyen ve işitmeyen, kalpleri de düşünmeyen organizmaların sahte cenneti ya da cehennemidir.
Seküler modernliğin dünyasında insan gerçekten önemsizdir. İnsana yeniden önemini kazandıracak şey, bilincinde başlayacak köklü bir hareket, bir dönüşümden başkası değildir. İnsan sıradan ve evrim sonucu bugüne gelmiş bir yaratık değil, Eşref-i Mahlûkat’tır.
Epistemolojik kopuş aracılığıyla insan doğayı laikleştirdi, onu otonomlaştırdı ve onun üzerinde sömürüye ve tahripkârlığa dayalı bir egemenlik mücadelesine girişti.
Tarihte ilk defa modernite bir gelecek tasarımı sundu, tanımlama yoluyla planladı ve müdahale alanını şimdiki zamandan yaşanmamış zamanlara taşıdı. Bu, geleceğin de ipotek altına alınması teşebbüsüdür.
Dinler ise gelecek tasarlamaz; varlıkta şimdi yaşayan insanın yaşantılarını yoğunlaştırır. İslam tasavvufunda geçmiş ve gelecekten de önemli olan şimdiki zaman, yani an-ı vahit’tir.
Dindışı sekülerlik yalancı bir vaattir; çünkü gelecekte dünyada bir yeryüzü cennetinin kurulacağını öne sürer. Ed-Din olan İslam ise, aşkın, batın, ve öte olanı dünyaya katar, hayatı kendi kutsallığında yaşanması gereken bir emanet olarak görür.
Yine Ed-Din tanımlamaz; verili tanımları kabul eder ve herkesi hayırlarda yarışa çağırır; çünkü ihtilaf edilen bütün konularda son hükmü ahirette Allah verecektir.
Tarih, helezonik zamanlarda bizim durumdan duruma geçişimizin sürekliliğidir.
Modernitenin, şimdi kendisine en güçlü saldırıları yönelten İslam’a karşı geliştirdiği kontra-saldırılarından biri, Hıristiyanlık ve Musevilik üzerinde denenip olumlu netice aldığı “sekülerleştirilmiş din” tanımını öne çıkarmaktadır. Buna “İslam’ın Protestanlaştırılması” girişimi adını verebiliriz.
Yasak meyveden yedik, Fethullah Hoca’nın tefsiriyle kota konmuş bir zamanda ve yerde istisnai bir yasağı çiğnedik ve buraya düştük. Düştüğümüz yer, ontolojik tabiatımıza en yakın/yakınlaştırılmış ve varlık mertebeleri arasındaki hiyerarşide en aşağı (deni) alan oldu. İşte bu alan bizim kopuş yurdumuz olan dünyadır. Dünyevi tabiatımız, bizi aslımızdan, ilahi, bütünsel ve uhrevi olana bağlı özümüzden çekip kendisine bağlamaya çalıştığı alandır.
Avrupa’da gelişen kapitalizmin Batı tarihine özgü bir fenomen olduğunu, bunun da sömürgecilik, köle ticareti ve faiz gibi üç faktörün elverişli bir zaman diliminde buluşması sonucunda teşekkül ettiğini söylemek gerekir.
Protestanlık kapitalizme dini bir ahlaki meşruiyet kazandırmakla kalmadı, güçlü bir dini geleneği temsil edip savunan Katolikliği de modernite ile uzlaşma yönünde etkileyerek Hıristiyanlığın kendisini sekülerizme karşı çaresiz ve müşevveş bir konuma itti.
Modernite sonuçta bir yeryüzü cenneti var etme çabasıdır. Eğer dini öğretiler, bunun asla mümkün olmadığını ve hiçbir zaman olamayacağını öğretiyorlarsa, bu durumda dünya cennet hep mezarın ötesinde aranacaktır. Bu durumda dünya ve ona ilişkin dünyevi (seküler) olan her şey ikincil konuma düşecektir.
İslam tasavvufuna göre “insan zamanın çocuğu”dur ve asıl olan “an-ı vahit”tir. Kişi yoğunlaştırarak yaşadığı anı, manevi ve ahlaki kemal ile anlamlandırır ve belki de geçmişte hiç kimseye nasip olmayan mertebeleri kat eder.
İslam’ın bir din olarak moderniteye yönelttiği ilk itiraz, onun salt bu dünyaya ait ve mutlaklaştırılmış bir proje olmasıdır. Kısaca modernizm, dünya ile sınırlı bir dünya görüşüdür.
Batı kültürünün açılımı olan modernite nefsi kışkırtır; Doğu kültürlerinin ortak paydasında toplanan felsefi ve dini mistisizm nefsi öldürmeyi amaçlar. Vasat (Orta yol) bir din olan İslami öğreti ise nefsi dizginlemeyi öğretir.
Aydınlanma ve modernlik, başlangıcında ne dine ne de geleneğe karşı olarak gelişti. Göle (Nilüfer Göle) de tamamen bu hususun farkında olarak, eğer “bize özgü bir modernlik” olacaksa, bunun ancak gelenekle yeniden olumlu ve barışçıl bir bağın kurulmasıyla gerçekleşebileceğini söylemektedir. Ne var ki, Kemalist modernleşme projesi daha başlangıcında geleneğe karşı tasfiyeci davrandığından, bugün elimizde tahrip olmuş bir gelenek kalmıştır.
Kemalist modernleşme projesi “kabul ilkesi”ni esas alan bir iktibas teşebbüsüydü. Denenmesinin üzerinden bir asra yakın zaman geçtikten sonra bugün çok yönlü eleştirilere muhatap olmaktadır. İktibas denilen bir şeyin kendisi korunur, ona yeni ve orijinal bir şeyler ilave edilmez. Uygulanmaya konduğu günden bu yana Türk modernleşme projesinin dünyanın modern tarihine ve kültürel kaynaklarına herhangi bir şey ilave etmemiş olmaması bunun en somut kanıtıdır.
Bizim İslami temelde bir var oluş sorunumuz varsa, bunu başka amaçları gerçekleştirmek üzere dizayn edilen araçlarla, kısaca başkalarına ait argümanlarla çözemeyiz. Bizim kendimize özgü araçlarımız olmalı ve bu din, esasında bizim hangi araçlara sahip olduğumuz konusunda yeterli imkâna sahiptir.
Abdulhamid Cüneyt’e göre, İslam adına cihat etmeyi devrim veya sıcak savaş şeklinde tanımlamanın çağımızda herhangi bir karşılığı yoktur ve cihat, vazgeçmekle, fedakarlık yapmakla ve sürekli olarak yapılan bir şeydir; cihattaki temel şeylerden birisi örnek teşkil etmektir.
“Şimdi eğer İslami kültürün gençleştirilmesini ve dünyayı takip etmek yerine önderi olmasını istiyorsanız, bu koparılmış bağ yeniden sağlanmalıdır…(Bizim yeni bir eğitim sistemine ve yeni uzmanlar ordusuna ihtiyacımız var;) bu uzmanlar çağdaş medeniyetin gelişmiş kaynaklarını İslam medeniyeti için bir hizmetçi gibi kullanarak, devrimizdeki İslami ruh ve hayat tarzına yeni bir şekil verebilirler ve böylece İslam hedeflediği bilgi ve aksiyonda liderlik konumuna tekrar gelebilir.” S.Perviz Mansur, “Çağdaş İslami Reformcu Fikirler”, (Ömer Nasif, Bugünün Problemleri yarının Çözümleri İçinde, İstanbul, 1994. s.19)
Eğer tarikat üretim ve kazanç artışına dayalı dünyevi bir firmaya dönüşmüşse, bir süre sonra tarikattaki sosyal statünün üst katmanı ve hayati karar mekanizmaları başarılı holding yöneticileri, işletmeciler, mühendisler ve mali müşavirlerin eline geçecek; şeyh ve irfan konularında manevi derinlik kazanmış seçkin müritler ise işlevsiz dekorlar (ana firmanın kahraman kurucuları, kutsal amblemleri) durumuna düşeceklerdir.
Bir başkasına bakıp kendini tanımlayan, bir başkasının koordinatları aracılığıyla kendisini müdahaleye açar.
Aydınlanma, ilk hareket noktasını teşkil eden soruya doğru bir cevap verebildi mi? İnsan, bunca tecrübeden sonra hedeflediği ergin olma haline gelebildi mi? İlahi bir yol gösterici (Risalet) olmaksızın akıl; tabiatı, varlığın düzenini ve insanın yaratılış amacını ve anlamını okuyabilir mi?
Eğer bütün bu soruların cevabı evet ise, peki bu durumda insan niçin mutlu değildir? Niçin hâlâ üniversal ölçeklerde ve kitlesel düzeyde yoksulluklar, çatışmalar, savaşlar sürüyor? Niçin insan üzerinde denetimsiz egemenlik kurduğu tabiatla çatışmaya girdi? Ve niçin refah toplumlarında hâlâ isyan halinde yaşayan ve ölmeyen bir fıtrat vardır?
Günahtan hemen sonra Âdem ve Havva pişman olup tövbe ettiler, Allah da onların tövbesini kabul edip günahlarını bağışladı (Taha, 20/122). Ancak artık cennette duramazlardı, bir sınavdan geçirilmeleri ve tekâmüllerini bir başka ortamda tamamlamaları gerekirdi. Ve böylelikle Âdem ile Havva ve düşmanları olarak da Şeytan “dünya” adı verilen varlık düzeyine düşmüş oldular (Taha, 20/123-124).
Hıristiyanlık insan tabiatını günahkâr ve kötü olarak kabul etti, buna karşı Aydınlanma “iyi” olarak gördü. İnsanın tabiatı iyiyse, bu durumda kefarete, kurtuluş için kiliseye adanmaya da gerek yoktur. İslam ise insanı hem iyiliğe hem de kötülüğe meyilli kabul etti.
Aydınlanma, geleneksel Hıristiyan bilincinde iki köklü değişiklik yaptı; İlki, kutsal kitap ve kilise olmaksızın düşüşten kurtulmak; diğeri cenneti yeryüzünde kurmak.
Aydınlanma, bu dünyadan başka dünyalar olmadığı fikrinden hareketle bizi bu dünyada yer ve yurt sahibi kılmak istedi. Ama her şeye, yükselen refah düzeyine, teknolojinin baş döndürücü hızına ve sağladığı akıl almaz kolaylıklara rağmen, yine de kendimizi bu dünyanın ebedi sahipleri olarak görmüyoruz. Sonsuzluk duygumuz ölmedi ve bu duygu bize buraya ait değil, başka bir yere ait olduğumuzu telkin edip duruyor. Bu dinlerin “ahiret âlemi” dedikleri son yurdumuzdan başkası değil.
