Ali Bulaç
Tarih, Toplum ve Gelenek
Yeni Akademi Yayınları, 2007
- İnsan tabiat üzerinde hayatiyetini devam ettirmek zorunda olan bir türdür. Kendi özgür tercihiyle yeryüzünde yaşamak üzere gönderilmediği muhakkaktır. İster varoluşçular gibi onun yeryüzüne meçhul bir kuvvet tarafından “fırlatıldığını” varsayalım, ister dinlerin öğrettiği gibi belli bir amaçla ve belli bir tarzda yaşamak ve bu arada bir sınavdan geçmek üzere buraya gönderildiğine inanalım; her iki durumda da insanın verili bir hayatı var. Hayat kuşkusuz amaçlıdır.
- Medeniyetin insan tabiatıyla çatışması ve insanın tabiat üzerinde mutlak hakimiyet kurmaya kalkışması şekline dönüşmesi modern çağa özgü bir algılama tarzıdır.
- Batılı olmayan kavimlerin tarihi bu sözde bilimsel araştırmalardan sonra, bu özel ve geçmişin gerçeğini yansıtmaktan hayli uzak bakış açısına göre yazılmaya başlanmış olması ve tarihi bütün kavimlerin aydınlarının ve yöneticilerinin kendilerinde “ilkel”liği, vahşiliği, barbarlığı ve gelişmemişliği iliklerine kadar hissetmeye başlamalıdır. Bir başka ifade ile, ancak bu sayede tarihi kavimler ve topluluklar sömürülmeye hazır bir ruh haleti içine sokulmuş oldular.
- Sosyoloji, savunulduğunun aksine değerden bağımsız bir bilim olmaktan çok, geleneksel sosyal yapıları çözmek ve yerlerine adına “toplum” denen homojen, denetlenebilir yeni ve modern bir yapı ikame etmenin bilgisi ve tekniği olarak iş görmek üzere tasarlandı. Sosyolojinin önemli öncüleri arasında yer alan Saint Simon’a göre buna “sosyal fizik” denebilirdi ancak.
- Parisli bir kadına aşık olup onu tanrıça ilan eden ve ölümünde bütün servetini köpeğine miras bıraktığını söyleyen Comte, başlangıçtaki pozitivist inkarcılığını “İnsanlık Dini” fikriyle değiştirmiş –ki bu dinin kiliseleri üniversiteler olacaktı- ve bu yeni dinin “Yeni Hıristiyanlık”tan başkası olamayacağını söylemiştir. Comte’un zamanın muktedir sadrazamı Mustafa Reşit Paşa’ya bir mektup göndererek bu yeni dini Osmanlı ölçeğinde kabul etmesini teklif etmesi belki de tarihin bir ironisi olarak görülebilir.
- İlk insan toplumunun belli bir evrim aşamasından geçerek değil, doğrudan doğruya ilkin topraktan yaratılan, sonra birleşme suretiyle bir anne ve babadan, bir aileden türediği, doğduğu, sonra da yeryüzüne dağıldığı muhakkaktır. Vakıa da bundan başkası olamaz; çünkü bu izah tarzının dışında kalan bütün izah tarzlarında hem akla yatkın bir yan yoktur, hem de esasında bu konuya ilişkin ciddi izahlara rastlanamaz.
- Kardeşini haksızca öldüren Kabil de pişman oldu. Ancak Kabil’in suçunun affedilmesi ile Hz. Adem’in suçunun affedilmesi arasında büyük farklar vardır. Çünkü suçlar arasındaki fark mahiyet farkıdır. Şöyle ki, Hz. Adem Allah’ın tespit ettiği bir yasağı şeytana aldanarak çiğnedi. Yani Allah’ın hukukuna tecavüz etti. Allah kendi hakkını affedebilir. Kabil de Allah’ın tespit ettiği bir yasağı çiğnedi, ama kardeşi olan Habil’i öldürdü. Yani Kabil’in suçu diğer yönü ile kul hakkını çiğnemektir. Ve kul kendi hakkından vazgeçmedikçe Allah da vazgeçmez. Öyleyse suçlara verilecek cezalar da değişecektir. Sözgelimi haksızca bir başkasının hayatına kıyan bir katil, hemen sonra “Ben tövbe ettim ve pişman oldum” dese kısas olmaktan kurtulur mu? Hayır. Çünkü tamiri mümkün olmayan bir suç işlemiştir, bir başkasının canına kıymıştır, hayatına son vermiştir. Öldürdüğü insanı geri getiremediğine göre, onun da kısas edilmesi en adil yoldur ve bunda ayrıca hayat vardır, yani başka cinayetleri önleyici unsurlar vardır. Bir hadiste rivayet edildiği şekliyle Kabil’in işlediği bu suçun kendisinden sonraki bütün cinayetlerde kendisini pay sahibi kıldığını ayrıca hatırlatmak gerekir.
- Fransa’da daha 1979 yılında kültürlü bir grubun kendi aralarında tarikat teşekkül ettirip soğana taptıkları ortaya çıktı.
- İnsanoğlu, ister bir tanrıya inansın isterse tanrıtanımaz (ateist) olsun sonuçta, evren, hayat, toplum ve insan hakkında bir takım düşüncelere, benimsediği inançlara, kabullere, şu veya bu özellikteki anlayışlara sahip olmuştur; işte Kur’an’ın genel tanımı içinde bütün bunlar bir din olayının içinde yer alan “dini özellikte”ki unsurlardır.
- Modern devletin ortaya çıkışını gerekli kılan ana etmenlerin başında, insanları önce “bireyselleştirme”, ardından bir “toplum” ve “ulus” kalıbı içine dökerek homojenleştirme ve sürü halinde denetleme düşüncesi yatmaktadır.
- Bilgiden yola çıkan bilinç, insanı “iman”a götürür. Ya da “bilgi”yi “iman”a dönüştüren “bilinç”tir. Yani bilinç, imanın yöntemidir. Ama “şirk”in de yöntemi olabilir.

