İskender Pala
İki Darbe Arasında
İlginç Zamanlar
Kapı Yayınları, 2010
- O gün bizi sevindiren ve mutlu eden bu haberin, daha sonra kâbusumuz olacağını elbette bilemezdim. Hayat böyle bir şeydi işte. Sevincimiz acıya, üzüntümüz güzelliğe sebep olabiliyordu. Kader de zaten bu demek değil miydi?!..
- Bir akşam vakti matbaada günlük işler bitmiş, ben de duşa girerek abdest alıp çıkmıştım. Herkes bir arada, matbaanın salonundaydık. Akşamları genellikle matbaa makinelerinin olduğu yerde kitap çalışmalarıma devam ediyordum, diğer subaylar da beni ineklemekle suçluyorlar ve iskambil yahut konken partisinin başına oturuyorlardı. Yatakhane olarak kullanılan çadıra gidip ranzanın üzerinde oturarak zaten kısa olan akşam namazını kılmaya durdum. Birkaç dakika sonra binbaşılardan birisi üstünü değiştirmeye gelmiş ve ben de duymamışım. Selam verdiğim sırada göz göze geldik. Çok şaşırdı. Nasihatler etti. Ben de ona sırrımı saklaması ricasında bulundum.
- Bir sabah okula geldiğimde,
II. KAT TUVALETLERİ
Temizlik Sorumlusu:
Dr. Kd. Ütğm. İskender Pala
Levhasının gerçekten de ikinci kat tuvaletinde asılı durduğunu gördüm. Bu levhayı daha sonra yenilenirken hatıra olarak aldım ve hâlâ saklarım. Bana çok şeyler hatırlatır. Çünkü burada acayipten daha garip olan husus, temizlik levhasına akademik Dr. Unvanımın yazılmış olmasıydı. Çünkü o günlerde, Dr. Unvanımın bütün yazışmalarda kullanılması için yazılı ve sözlü olarak defalarca müracaatta bulunmuştum. Her defasında “Evet, bu senin hakkın!” denilmesine rağmen, koskoca bir kapris eseri olarak hiçbir zaman yazılmamıştı. Şimdi tuvalete yazılmakla önemli bir mesaj verilmek isteniyordu ve bu, yazık ki bir komutanın bilime bakış açısını da kısmen yansıtıyordu.
- Bir çay saatinde birkaç kişi konuşuyorduk. Konu, Harp Okulu’nda görev yaparken müzeye gelen Faik Binbaşı’ndan açıldı. Benim kim olduğumu ve nerede çalıştığımı bilmeyen bir subay, ondan bahsederken, “Deniz Müzesi’nde ordudan atılması gereken biri varmış galiba, onun sicilini bozmak için gönderdiler!” deyiverdi. Hiç bozuntuya vermedim, üzerime alınmamış gibi yaptım. Ama bundan böyle daha tedirgin bir hayat süreceğime üzüldüm.
- Birliklere irticai faaliyetler var ise bildirilsin emri gittikten sonra her komutan en az birkaç irtica şüphesini bildirmeye kendini mecbur hissetmiş, bildirmeyenler sanki irticaa destek veriyor gibi algılanmış, hatta amiralliğe yükseltilmelerde pek çok albayın irtica avı(!) yapmış olmalarının sicillerine olumlu puan olarak yansıdığı söylentileri yayılmıştı. Nitekim aynı yılın sonlarında irtica avı birlik komutanları arasında bir yarışa dönüştü ve pek çok insan tedirgin edildi.
- Benim birlik içinde yaşadığımı eşim ve çocuklarım da lojmanlarda yaşıyor, gittikçe yalnızlaşıyorduk. Daha kötüsü de Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan, İmam-Hatip okullarını partisinin arka bahçesi olarak gördüğü yorumlarına çanak tutuyor, askerleri etkilemek için de “Biz bu seçimde en fazla oyu lojmanlardan aldık!” diyebiliyordu.
- Din o günlerde en çok tartışılan konulardan biriydi ve yazık ki tartışanların çoğu dindar bile değildi. Medyaya göre Müslümanları artık Fadime Şahin’ler, Ali Kalkancı’lar temsil ediyordu. Samimi dindar insanların bile nefretini kazanan bu tür spesifik olaylar kamuoyunun gündeminden hiç düşürülmüyor Türkiye sanki bir şeyhler, müritler ülkesi gibi gösterilmeye, Atatürk bunlarla mücadeleyi emrettiği için Atatürkçülüğün ardına sığınarak bazı eski tüfek solcu veya boşluğa düşmüş komünist akıl hocalarının yönlendirmeleri ile TSK başta olmak üzere laikçi çevrelerin bazı önemli isimleri İslam’a saldırmaya başladılar. Evet, Müslümanlar arasında hata edenler, dinde olmayan şeyleri din gibi gösterenler, dini istismar ederek çıkar temin edenler kısaca “dinci”ler yok değildi. Ve bunların çoğu Atatürk ideolojisine karşı idiler ama garip olan taraf, onlara saldıran medya mensuplarının çoğu da 68 kuşağının Atatürk düşmanı militanları idiler. Ülkesini sevmediği, bu ülkeden gitmek istediği ve dolayısıyla Atatürk ile silah arkadaşlarına zerre kadar değer vermediği halde Atatürkçü kesilmiş baronlar ile patronlar, kendi ifadeleriyle birer toplum mimarı oluvermişlerdi. Hepsi Atatürkçülük maskesi altına gizlenip vaktiyle devlet ile göremedikleri hesapları şimdi millet ile görmeye çalışıyorlardı. Ülkenin üzerine dumanlı ve boz bulanık bulutlar vardı. Bitaraf olanın bertaraf olduğu zamanlara girilmiş, kamplaşmalar, gruplaşmalar, dayatmalar ve kesin çizgiler belirmeye başlamıştı. Bütün bunlar İslamiyet’e zarar verdi. Müslümanların hataları dine yüklendi, Müslümanlık adına sahiplenilen hurafeleri de açığa çıkardı ve nihayet toplum gözünde dindar olmak sanki suçlu olmakla aynı kefeye girdi. Evet, itiraf edelim ki Müslümanların yüzyıllardır süregelen ataletleri İslam’ın itham edilmesine yol açtı.
- Barbaros Türbesi ile ilgili gelişmeler yavaş ilerliyordu. Bunun bir sebebi de türbenin Yedi Kocalı Hürmüz konumunda olmasıydı. Türbe, binası itibariyle Vakıflar’a, yetkisi itibari ile Anıtlar Ve Müzeler Üst Kurulu’na, onarım ve restorasyonu için Türbeler Müdürlüğü’ne, bulunduğu mahal itibariyle Beşiktaş Belediyesi’ne, yollar ve meydanlar arasında olmak dolayısıyla Büyükşehir Belediyesi’ne ve nihayet anahtarları bende durduğu için de Deniz Kuvvetleri’ne bağlı gözüküyordu. Bu da türbeye çakılacak her çivi için pek çok yerden isin ve görüş almayı gerektiriyordu.
- Recep Tayyip Erdoğan (O zaman ki İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı)
“Barbaros’un vasiyetnamesi ha, çok ilginç. Eski yazı değil mi bu?”,
İlhami Erdil Paşa
“Evet bizim Arşiv Müdürü bir binbaşımız var, İskender Pala adında eski yazıyı iyi bilir.”,
“Ha!… Siz bizim İskender’den bahsediyorsunuz!…”,
“?!…”,
Bu “Bizim İskender” sözünden sonra İlhami Erdil Paşa birkaç dakika düşünmüş ve Tayyip Bey’e hissettirmeden kurmay başkanına dönüp şu talimatı vermiş. “Nereden onların İskender’i olduğu derhal araştırılsın!”
- YAŞ toplantısın son gününde Başbakan Erbakan omuzları çökmüş kan tere batmış vaziyette kameraların önüne geçip şûrânın yararlı geçtiğini söyledi. O kadar yararlıydı ki toplam 163 subay ve astsubay ordudan ihraç edilmişti. Bu rakam o zamana kadar YAŞ kararı ile atılmalarda bir rekor idi ve siyasi gündeme askerler adına yansıyan bir zafer mesajıydı. Başbakan Erbakan kendisini inkar edercesine hiçbir dönemde olmadığı kadar çok sayıda subay ve astsubayı ordudan ihraç ediyor, sonra da bunların atılmayı hak ettiklerini söylüyordu. Galiba o 163 kişiyi asıl bu ifade incitecekti!..
Daha sonra içeriden edindiğim bir bilgiye göre o dönemde YAŞ’ın asker kanadı, ihraç dosyalarının sayısını 1/3 oranında kabarık tutmayı, Başbakan itiraz ettikçe de elemeyi, böylece ihraç edilmesi gereken kişileri ihraç edebilmeyi planlamışlar ve şüpheli personel dosyalarını bile sakıncalı personel gibi göstermişler. Dosyaları o kadar alelacele tekemmül ettirdikleri için de Kızılay’da rastgele çekilmiş çarşaflı iki ayrı kadın fotoğrafını birkaç dosyaya koyup subay ve astsubay eşleri olarak göstermişler. Buna rağmen, YAŞ görüşmelerinde sıra ordudan atılacak personele gelince de Başbakan yığın yığın gelen dosyaları sorgusuz sualsiz imzalamaya başlayınca kurunun yanında yaşlar yanarken askerlerin de içi acımış; ama iş de işten geçmişti.
- “Gerçek başarı hep ayakta kalmak değil, düştükten sonra da ayakta kalabilmektir.” Vince Lombardi
- Bazen telefonum çalıyor ve çoook eskiden TSK’da beraber çalıştığımız birisi bana selam verip kendisini hatırlayıp hatırlamadığımı soruyor. Anlıyorum ki emekli olmuş!. Nezaketimi bozmuyorum, güler yüz gösteriyorum. Ama içimdeki kırgınlık kaybolmuyor.
- Kim bilir, diyorum, belki de bu başımıza gelenler bizim için bir nimettir ve bu vesile ile elimize, ilahi huzura götüreceğimiz bir berat verilmiştir. Umutlanıyorum. Yine de kulluğuma halel gelsin istemiyorum ve hesap gününde yakasına yapışmayı düşündüğüm insanları affediveriyorum.
- Galiba YAŞ kararlarına yargı yolu açılıp da aklandığım güne kadar bu böyle sürüp gidecek diye bu satırları yazdım…
- Çok şükür ki mazlum oldum, zulmeden olmadım!…
